Doğumgünümde aldığım en güzel hediyelerden biri Hande Yener’inHipnoz” adlı yeni albümüydü. 2006’dan beri çalışmalarını yakından takip ettiğim ve yeni albümü hakkında tüyolar aldığım Hande Yener’in yepyeni şarkılarını dinleme fikri elbette heyecanlandırdı beni. Ancak sabaha karşı eve dönüşümüzde, arabada kokoreç yerken Hande Yener dinlemek pek keyifli olmadı tahmin edersiniz ki...

Ertesi gün odamın kapısını kapatıp, hoparlörlerin sesini sonuna kadar açtım ve Hande Yener’in yeni şarkılarına not vermeye başladım. “Hipnoz”u zaten Özgür (Hande Yener’in basın danışmanı) önceden gönderdiği için dinlemiştim ama sanki albüm bütünlüğü içinde daha bir güzel geldi şarkı kulağıma.

Her şarkının ayrı bir hikayesi var bu albümde. Tüm dikkatinizi sözlere verme ihtiyacı hissediyorsunuz. Avrupa’daki örneklerinden hiçbir farkı yok altyapıların. Türkçe bilmediğimi varsayarak dinlediğimde, Avrupa dans listelerinde hit olmuş bir şarkı gibi tınladı kulağımda tüm şarkılar.

 

 Albümdeki favori şarkılarımı merak ediyor musunuz?

Gece Gündüz: İşte adam gibi bir aşk şarkısı! Albümde beni en çok etkileyen şarkı bu bayanlar baylar... Des’ree şarkılarına benziyor diyebilirim. O kadar pozitif bir havası var ki, içiniz yumuşuyor adeta dinlerken. Kanatlanıp uçmak gibi bir deneyim, şiddetle tavsiye ederim!

İp: Tam dans etmeye başlamışken, şarkının tonu değişiyor ve “Kimim belli  değil” sözüyle şarkıda yoğun bir melankoli hissediliyor... Elektronik müzikte, melankolik sözler bir başka koyuyor insana. Günde en az bir kez dinlemek istiyor insan.

Hipnoz:  Albümün çıkış şarkısı ve muhtemelen zirvede kalacak uzun bir süre. Dans ettirmeye programlanmış, sert bir altyapı ve dillere dolanacak bir nakarat. Sevdim ben bu şarkıyı. Güzel de bir klip çekerse, tamamdır bu iş!

Bu arada, yaklaşık üç ay önce Hande Yener ile Ankara Magazine dergisi için yaptığımız özel röportajda, “Hipnoz” adlı yeni albümü ve Eurovizyon şarkı yarışması ile ilgili açıklamalarda bulunmuştu “Pembeli Kız”ımız. Blogumda yayınlanması için uzun zamandır beklediğiniz özel röportaj ve fotoğrafları paylaşmanın tam zamanı! 

Hande Yener Röportajı 

 

Serkan Tavşanoğlu: Konserini izlerken şunu farkettim ki, insanlar yeni şarkılarını daha çok seviyorlar.

Hande Yener: Aynen öyle... Elektronik müzik büyük bir açıktı Türkiye’de. Modern pop müzikte de önemli bir açık vardı. Cover şarkılar oldu ama kimse yeni birşey yaratmadı. Tabii bunda içinde bulunduğumuz zamanın da etkisi var. Bundan 10 sene önce yapsaydım karşılık alamazdım belki ama ben yeni neslin elektronik müziği deli gibi sevdiğini bildiğim için çok rahat bu işin içine daldım. Aslında dönüp baktığımda, çok büyük riskler göze aldığımı görüyorum. Müziğin içine daldığınızda, “tutacak mı” ya da “tutmazsa ne yaparım” diye düşünmüyorsunuz. Çok güzel bir parça var ve bunu paylaşmak istiyorsunuz.

Serkan: Peki bu önceden planladığın bir değişim miydi?

Hande: Tabii, duymak istediğim sound buydu hep ama Türkçe popta bu sentezi yaratabilmek çok zordu. İngilizce duymaya alışmısız hep bu tarz parçaları; komik de olabilirdi. Bu çok ince bir çizgi.

 

Serkan: Sesin yakışıyor bu tarza, belki de sadece 'senin' sesin yakışıyor elektronik müziğe...

Hande: (Gülüşmeler) Ben çok severek yapıyorum işimi ve çok ikna edici bir solist olduğumu da biliyorum. Söylediklerimin de daha anlamlı şeyler olması gerektiğini düşünüyorum. Madem bu kadar büyük kitlelere hitap ediyorum, işimi daha ciddiye almalıyım diye düşünüyorum. Müziğin diğer kollarında da başarılı olmaya çalışıyorum, dans mesela... Bir sonraki albümde bu albümdeki soundun önüne geçmeye çalışıyorum.

Serkan: Elektronik müziğin yıllar sonra da gençlerden aynı ilgiyi göreceğini düşünüyor musun?

Hande: Eminim, hem de çok. Hatta onların daha da abartacağını düşünüyorum. Daha alternatif şeyler dinleyerek, bizi yetersiz bulmaya başlayacaklar. Çok daha sert parçalar yapmamı istiyorlar mesela benden. Sanal alemde bulunmayı pek sevmem aslında ama, dinleyicilerimle iletişim kurmak için Facebook’tan görüşüyorum onlarla. Çoğu benden daha sert müzik yapmamı istiyor. Alıştılar artık. “Yalanın Batsın” için de “soundu çok farklı” demişlerdi başlarda ama zamanla türkülerin altında bile kullanılan bir sound oldu.

 

Serkan: Müziğini sertleştirmene lafım yok ama “Kim Bilebilir Aşkı” ya da “Şefkat Gibi” tadında şarkılar da bekliyoruz senden.

Hande: Yeni albümümde sesimin efektleri üzerinde daha çok durulacak ya da müziğim biraz daha sertleşecek ama şarkılardaki ve özellikle sözlerdeki duyguların daha çok ortaya çıktığı bir albüm olacak aynı zamanda. Bu deneysel bir albümdü. Erol Temizel ile ilk buluşmamdı. Şimdi daha biliçliyiz, daha iyi biliyoruz ne istediğimizi ve gerçekten olması gereken müzikleri çıkarıyoruz. Yeni bir tarz daha yakalamak istiyorum, yeni bir sound, yeni ritimler... İnsanları değişik bir şekilde dans ettireceğim.

Serkan: Zaten yeni birşey yapıyorsun, bir de “bunun da yenisi olsun” diyorsun. İnsanlar alışmakta zorlanmayacaklar mı?

Hande: Bu albümün bir benzerini çok rahat yaparım ben ama bundan yana değilim. Yoksa 10 tane “Romeo” yapabilecek kapasitedeyiz şu an.

 

Serkan: Hande Yener’deki bu değişim karşısında sen de heyecanlanıyor musun?

Hande: Çok. Görmüyor musun? Her saniye heyecanlıyım.

Serkan: Sahneye çıktığında herkes aynı tepkiyi verdi: “Hande Yener başka birşey oldu ya!”

Hande: Herkesin gözünün önünde değişiyor olmam çok güzel bir duygu. Bu değişimi gördüğünüzü biliyorum. Belki sadece yarısını görüyorsunuz, diğer yarısı benim dünyamda oluyor. Benim için sadece albümün çıktığı dönem değildir benim enerjim. Benim evde sürekli bir heyecan var çünkü sürekli birşeyler üretiyoruz müzik adına. Sanki albüm çıkacakmış gibi. Ya da Kemal’in ( Kemal Doğulu) işini yaptık mesela, o zaman da öyleydi. Gece üçte bir parça geliyor mesela; dinleyip yatıyorum. Uyandığım zaman tekrar o parçayı dinliyorum ve günü onunla geçiriyorum. Benim modumu hiçbir şey bozamıyor. Hayatımızda bir sürü zorluk var belki ama bana zarar veremiyor o noktada.

 

Serkan: Aslında insanları da değişim konusunda motive ediyorsun, heyecanlandırıyorsun...

Hande: Her insanın kendi kuralları, kendi bakış açısı vardır. Benim de var tabii. Buna bir de müzik eklenince, ister istemez kendinizi aşmaya çalışıyorsunuz. Aslında hayat çok boş ve kendinizden başka da birşeyiniz yok. Hiçbirşey için saatlerce konuşup, düşünüp, yıpranmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Müzikten ve spordan uzak olan bir insan için bence hayat çok çekilmez. Ben, kendimi yeniden keşfetmişken bunları insanlarla paylaşmak istiyorum. Şarkı söylemekten başka şeyler de verebilmeliyim insanlara. Mesela bu değişim fikri ve kendine güven duygusunu aşılamak gibi...

Serkan: Bu tavrın seni, birçok insanın gözünde idolleştiriyor...

Hande: Çünkü bizim de var idollerimiz. Bu mesleğin böyle bir amacı olduğunu da düşünüyorum. Çok büyük kitlelere hitap ediyorsanız, bir süre sonra “ben bu insanlara ne veriyorum” demeye başlıyorsunuz. Yani illa bir mesaj vermek değil söylemek istediğim. Bunları da yapmak zorundayım. Sadece şarkı söylemek yeterli değil diye düşünüyorum.

 

 Serkan: Neden Eurovizyon’a sen gitmiyorsun? Bu işi en iyi sen yaparsın bence.

Hande: (Gülüşmeler) Ben önyargıların kadınıyım. (Gülüşmeler) Ben “kim gidebilir” diye düşündüğüm zaman, kendim gitmek istedim, ülkemiz adına güzel birşeyler yapabilmek için. Avrupa’da veya dünyada 100 milyar insanın izlediği bir yarışmayı nasıl küçümseyebilirim ki? Benim bakış açıma göre önemli bir yarışma. Türkiye’nin sadece savaşlara izin veren bir ülke olarak değil; müziği ve gençleri ile, enerjisi olan bir ülke olarak tanınmasını istiyorum. Mor ve Ötesi bence çok doğru bir tercih. Onları seçebilecekleri hiç aklıma gelmemişti, o yüzden “ben gidiyim” dedim. Belki çok daha düzgün bir fırsat.

Serkan: Heyecan demişken... Sonsuz bir aşka gönderme yapıyorsun “Romeo” adlı şarkında. Buna inanıyor musun gerçekten?

Hande: Yani...Bizim dünyaya gelme sebebimiz aşk. Dünyada olma sebebimiz aşk. Benim Allah sevgim de çok fazladır ve o yüzden, kapanan hiçbir kapının moralimi bozmasına izin vermem. Başka bir kapı bulurum mutlaka. O da zaten imdadıma hemen yetişir. Çok bunaldığım zamanlar oldu mutlaka ama hep kendimi yıpratmamaya çalıştım, çalışırım da...Kendi içimde yaşarım o problemi ve konuyu kapatırım. Dediğim gibi, müzik gibi bir avantajım varJ Sabah uyanıyorum, yeni bir parça dinliyorum ve benim için herşey sona eriyor.

 

MAG dergisinin Haziran sayısını almanızı ve dikkatlice okumanızı tavsiye ediyorum. “Broken Angel” (Meleğin Sırları) filminin yönetmeni Aclan Büyüktürkoğlu ve başrol oyuncusu Nehir Erdoğan ile yaptığım, daha önce Sinemalar.com’da yayınlanan özel röportaj MAG dergisinin son sayısında “Hollywood’u Fetheden İki Türk” başlığı ile yayımlandı.

 

Derginin bu sayısında ayrıca, “Sex and the City” efsanesi hakkında hazırladığım makaleye de, birbirinden güzel görseller eşliğinde toplam dört sayfa yer verildi. MAG dergisi Türkiye çapında dağıtımda. D&R’lar başta olmak üzere tüm gazete/dergi satış noktalarında bulabilirsiniz. Keyifle okumanız dileğiyle....    

 

Önce kitabı, sonra da dizisiyle dünya çapında bir fenomen haline gelen “Sex and the City” şimdi de beyazperdede... Kariyerlerinde zirveye ulaşmış olsalar da, ilişkilerinde dikiş tutturamayan, aşk ararken “meşk” bulan, New York’lu dört kadının hikayesini izleyeceğimiz “Sex and the City:The Movie”, 30 Mayıs’ta Kuzey Amerika, Fransa ve İtalya sinemalarıyla aynı anda Türkiye’de de gösterime girdi. Dünya çapında milyonlarca insanı heyecanlandıran bu filmi izlemeden önce, “Sex and The City” efsanesi ile ilgili bilgilerimizi tazelemekte fayda var...

Efsane Nasıl Doğdu?

1998-2004 yılları arasında 94 bölüm halinde yayınlanan ve rating rekorları kırmakla kalmayıp, 8 dalda Altın Küre ödülü kazanan “Sex and The City” dizisi, Candace Bushnell’ın The New York Observer gazetesinde yazdığı köşe yazılarından derlenen aynı adlı kitabından uyarlandı.

Bushnell, kendi hayatından kesitler sunduğu ve kadın-erkek ilişkilerine dair gözlemlerini aktardığı yazılarını yazarken, bir efsaneye hayat verdiğinin farkında mıydı, bilemiyorum!

New York’ta yaşayan ve farklı alanlarda kariyer sahibi, otuzlu yaşlardaki dört kadının renkli, hareketli ama bir o kadar da tutarsız ve bitmek bilmeyen bir arayış halindeki yaşantılarına tanık olduğumuz bu eğlenceli dizi, kısa sürede bağımlılık yaratarak, kendi yıldızlarını doğurdu.

Dizinin ana karakteri Carrie Bradshaw’a hayat veren başrol oyuncusu Sarah Jessica Parker başta olmak üzere; muhteşem dörtlünün diğer kahramanlarını canlandıran Kim Cattrall, Kristin Davis ve Cynthia Nixon da, “Sex and The City” markası ile adı anılan yıldızlar haline geldiler.


“Sex and The City” Kadınları

Hiçbiri kusursuz güzelliğe sahip olmasa da, “Sex and the City” kadınlarının en belirgin özellikleri sürekli bakımlı olmaları. “Çirkin kadın yoktur, bakımsız kadın vardır” yaklaşımını doğrulayan bir portre çizen dizinin kahramanlarının; kıyafet seçimleri ve tarzları ile kendi modalarını yaratarak, dünya çapında birçok kadına örnek oldukları bilinen bir gerçek. Dizinin en çok izlendiği ülkelerin başında gelen Türkiye’de de durum farklı değil. Kendini bir dizi karakteri ile özdeşleştirmek konusunda sınır tanımayan Türk seyircisi için, oldukça cazip rol modeller sunuyor “Sex and the City”.

Hayatın gösterişten ve eğlenceden ibaret olmadığını bilen bu dört kafadarın sahip oldukları en değerli şey, her paylaşımda biraz daha güçlenen dostlukları... Hüsranla sonuçlanan aşk serüvenlerinden sonra, biraraya gelip, birkaç kadeh içki eşliğinde kafa dağıtabilmenin; yüzlerce çift Prada ayakkabıdan daha değerli olduğunun bilincinde bizim Manhattan kızları...



Çapkınlık yapmaktan da hoşlanan, bağımsız ruhlu “Sex and The City” kadınları, özgürlüklerine düşkün olmalarına rağmen; kendilerini mutlu edecek doğru erkeği bulmak için canla başla çalışmaya da devam ediyorlar. Aslına bakarsanız, dizinin uyarlandığı kitabın yazarı Candace Bushnell’in tabiriyle “akşam gelip, gece dokunup, sabah kaybolan” sahte aşklar yaşamaktan yorulmuş Manhattan kadınlarının, uzun ömürlü ve sağlıklı beraberlik hayalleri kurmaları oldukça normal görünüyor.

Carrie, Samantha, Miranda ve Charlotte’un bu arayıştan bir türlü vazgeçememeleri, dünyanın neresinde olursa olsun, en “marjinal” kadının bile, mutlu bir yuva kurma fikrine ne kadar sıcak baktığını gösteriyor bize...  

Sex and the City” efsanesinin sadece kadınlara hitap ettiğini düşünüyorsanız, çok yanılıyorsunuz! Kadınların gizemli dünyasına misafir olup, onları anlayabilmek ve ilişkilere dair ufak tüyolar toplamak isteyen erkekler için de oldukça faydalı bir rehber sunuyor bu eğlenceli dizi...



Muhteşem Dörtlü

Carrie Bradshaw (Sarah Jessica Parker): Dizinin ana karakteri. Bir gazetede kadın-erkek ilişkileri üzerine “Sex and the City” adlı bir köşe hazırlıyor. Lüksü ve eğlenceyi seviyor, kariyerini önemsiyor ancak dostluk ve aşk gibi manevi değerler onun için daha önemli.

Samantha Jones (Kim Cattrall): Dizinin en yaşlı karakteri olmasına rağmen, dörtlünün en çapkını. Başlarda tek eşliliğe inanmasa da, geçirdiği kanser hastalığı sonrasında, hayata bakışı değişen Samantha; kendinden genç bir erkekle uzun süreli bir ilişki yaşamaya başladı.

Charlotte York (Kristin Davis): Grubun en muhafazakarı. İlişkiler konusunda katı kuralları var. Beyaz atlı prensini arayan Charlotte, zaman zaman ufak kaçamaklar da yapmıyor değil. 

Miranda Hobbes (Cynthia Nixon): Mantığın sesi. Kariyeri herşeyden daha önemli. Erkekler konusunda umursamaz ve inançsız bir tavır sergilerken, erkek arkadaşından hamile kaldıktan sonra düşüncelerinde değişiklikler oldu.

Ve Sıra Sinemada...

Tüm dünyada milyonlarca “Sex and The City” hayranının merakla beklediği film üzerinde tam 8 yıldır çalışılıyor. Projenin gecikme nedeninin, dizinin başrol oyuncularından Sarah Jessica Parker ile Kim Cattrall arasında, kendilerine teklif edilen ücretler ile ilgili kişisel bir problem olduğu söyleniyor, ama siz inanmayın!

Michael Patrick King’in yönetmenliğini üstlendiği film, dizinin devamı niteliğinde... Ancak filmde kahramanlarımız kırklı yaşlara merdiven dayadıkları için, düşüncelerinde ve yaşantılarında bazı değişiklikler olması muhtemel. Dizinin baş karakteri Carrie’nin, bir ayrılıp bir barıştığı, uzatmalı sevgilisi Mr. Big ile evlenip evlenmediği; en çok merak edilen soruların başında geliyor.


30 Mayıs’ta gösterime giren “Sex and the City: The Movie”de bizi bekleyen sürpriz gelişmeler hakkında bilgi vererek, filmin büyüsünü bozmadan hemen bitirmek istiyorum bu yazıyı.


Şunu da belirtmeden gitmeyeyim; filmin büyük ilgi göreceğinden emin olan yapımcılar, “Sex and the City: The Movie”nin devamı için şimdiden kolları sıvamışlar.

 

 

İzleyici üzerinde bıraktığı etki açısından, beş “Testere”ye bedel bir filmle karşı karşıyayız sevgili sinemaseverler. Koltuklarınızda kasılıp kalacağınız ve her dakika içinizi kemiren bir kaygı eşliğinde izleyeceğiniz “Ölümcül Oyunlar”, bu hafta gösterimde; sıkıysa izleyin!

1997 Avusturya yapımı “Funny Games”in, Naomi Watts ve Tim Roth gibi Hollywood etiketli oyuncularla yeniden çevrilmesi sonucu ortaya çıkan “Funny Games U.S / Ölümcül Oyunlar”, yönetmen Michael Haneke’nin tabiriyle bir “şiddet eleştirisi”. Kendinizi en az filmdeki karakterler kadar zavallı ve çaresiz hissederek izleyeceğiniz bu film, şiddetin insan üzerindeki fiziksel ve psikolojik etkilerini tüm gerçekliği ile gözler önüne sererek, sancılı bir seyir süreci yaşatıyor izleyicisine.



Ölümcül Oyunlar”da çığlık attıran öcüler, doğrama makinelerinde parçalanan kafalar, önüne geleni biçen baltalı katiller ya da virüslü yaratıklar yerine normal özelliklere sahip, eli yüzü düzgün iki genç çıkıyor karşımıza korku figürleri olarak. Hasta ruhlu bu çocuklar; yumurta isteme bahanesiyle girdikleri evde; ev halkına tahammül edilemez işkenceler uyguluyorlar. Göl kenarındaki bu huzur dolu ev, tatil yapmak amacıyla eve yerleşen aile için cehenneme dönüşüveriyor bir anda.

Şiddet dolu eylemlerinden, bir ‘oyun oynarcasına’ keyif alan psikopat katiller (Paul ve Peter), bu eziyetli oyuna kurbanlarını ve hatta izleyicileri de dahil etmeye çalışıyorlar. Zaman zaman kameraya dönüp izleyicinin “nasıl bir son beklediğini” soran Paul, bu hareketi ile izlediğimiz vahşetin kurgu olduğunu hissettirerek, acımızı hafifletir gibi olsa da; zavallı ailenin bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünüp, onlar için kaygılanmaktan da kendimizi alamıyoruz.

Yeter!” diye bağırıp, salonu terk etmemek için zorlandığınız bir stres hakim filmin geneline. Aslına bakarsanız, Haneke, gerilim ya da işkence dozu yüksek sahneleri perdeye direkt yansıtmaktan kaçınmış; dehşetin resmini seyirciye çizdirmek istemiş gibi adeta. Film karelerinde göremeseniz de, aklınızda canlanan bu sahnelerde, çaresizlik içinde kıvranan baba, anne ve oğullarının çektikleri acıyı o kadar yoğun hissediyorsunuz ki, filmin içine dalıp, hasta ruhlu katillerin yakasına yapışmak geliyor içinizden.



Ölümcül Oyunlar”da tüm kadro, oyunculuk yönünden büyük bir alkışı hakediyor. Daha küçücük bir çocukken, anne ve babasının maruz kaldığı işkencelere bizzat tanık olan Georgie sinir krizleri geçirirken, çocuk oyuncu Devon Gearhart rolünü öyle iyi yapıyor ki, babalık- annelik güdüleriniz harekete geçiyor bir anda. Naomi Watts, ailesini kurtarmak için herşeyi yapmaya hazır olan koruyucu anne rolünü başarıyla canlandırırken, karısı ve çocuğunun gözünün önünde yok oluşunu izleyen George rolündeki Tim Roth da, aklını kaçırmak üzere olan bir babanın şaşkınlığını çok güzel ifade ediyor.

Bembeyaz kıyafetleri ile kararmış ruhlarını gizlemeye çalışan ruh hastalarına , “bunu neden yaptıkları” film boyunca birkaç kez soruluyor olsa da, ne filmdeki karakterler ne de izleyiciler için tatminkar bir cevap verilemiyor bu soruya. Aslında yönetmen Michael Haneke’nin dikkat çekmek istediği konu da bu! Bu psikopatların derdi ne? Kendilerini böyle mi ifade etmeye çalışıyorlar? Varoluşlarına anlam katabilmek için mi bunu yapıyorlar? Yoksa bundan gerçekten keyif mi alıyorlar?



Bu soruların cevabını bulamamış bir şekilde, filmin jenerik müziğini bile dinlemeden, salondan dışarı kendimi zor attım. 111 dakika boyunca hissettiklerim; huzursuzluk, kaygı bozukluğu ve stresten ibaretti. Gerilim ve korku türleri ile tanımlanan “Ölümcül Oyunlar”, bu türlerin hakkını veremiyor ne yazık ki. "Her an birşey olabilir" kaygısıyla beklemek elbette ki 'geriyor' insanı ancak film boyunca biriktirdiğiniz  gerilim içinizde kalıyor. Beklediğiniz korku reaksiyonlarını yaşatamayan filmin sonu da, adam akıllı bir “oh” dedirtmiyor insana. Huzurunuz kaçmış, kalbiniz sıkışmış bir şekilde ayrılıyorsunuz salondan.

 

 

Gökhan Özen sevenleri mutlu edecek bir haberim var. Az önce basın bülteni ulaştı elime, hemen sizlerle paylaşmak istedim.

 

Hülya Avşar’ın TürkMax’ta yayınlanan “Hülya Avşar Stüdyosu” adlı programına 4 Haziran Çarşamba günü, yeni albümü “Bize Aşk Lazım” ile gündeme gelmeye hazırlanan Gökhan Özen konuk olacak. İşte bültenden detaylar:

Hülya Avşar sordu, Gökhan Özen yanıtladı...

 

Hülya Avşar, programına konuk olan ünlü sanatçı Gökhan Özen’e, “Nasıl bir aile düzenin vardı?”, “Müziğe nasıl bir başlangıç yaptın?”, “Aşık mısın?”, “Aşık olmak nasıl birşey?”, “Kız arkadaşın nasıl bir özelliğe sahip?”, “Kız arkadaşını kıskanıyor musun?”, “Kızlar seni dinlemeye mi, yoksa görmeye mi geliyorlar?”, “Sahne önündeki güzel kızlara dikkat ediyor musun?”, “Bir erkeğe bu yapılmamalı dediğin oldu mu?”, “Kendini çekici buluyor musun?”, “Sanatçı, sporcu gibi mi yaşamalı?”, “Yeni albümün ne zaman çıkıyor?” sorularını yöneltecek...

 

 

 

Programın akışı içinde Gökhan Özen: Şöhreti önemsemediğini; Hayatla ve kendinle her zaman dalga geçen bir insan olduğunu; Annesi tarafından müzikle yoğrulduğunu; Çocukken çok yaramaz olduğunu; 4-5 yaşlarında babasının arkadaşları tarafından gazoz karşılığında şarkı söylediğini; Her zaman gitarının başucunda olduğunu; Şöhreti 19 yaşında yakaladığını; Tek taraflı aşık olmaktan keyif almadığını; Aşkın geçici bir duygu olduğunu; Kız arkadaşına hiç yalan söylemediğini; Kızlar tarafından zaman zaman tacize uğradığını; Kendini çekici değil, komik bulduğunu; Politik bir insan olmadığını; Sporu çok sevdiğini ve yediklerine dikkat ettiğini; Yeni albümü “Bize Aşk Lazım”ın keyifli bir albüm olduğunu ve yaza damgasını vuracağını söyleyecek.