Serkan Tavşanoğlu'nun Blogu

SABAH GAZETESİ, MAG DERGİ ve SİNEMALAR.COM'da yayınlanan YAZI ve RÖPORTAJLARIM...



Ankara’yı, Ankaralılar’dan daha çok seviyor Cem Adrian. Ne zaman Ankara hakkında konuşsak, bu şehirde yaşadığı için ne kadar mutlu olduğunu ifade ediyor üstüne basa basa. İstanbul müzik piyasasındaki kaos devam ederken; o Tunalı Hilmi’deki stüdyosuna kapanıyor ve dinlemeye doyamadığımız albümler hazırlıyor.

Son albümü “Emir”i de Ankara’da kaydeden Cem Adrian ile albümün yakaladığı başarıyı kutlamak ve yeni şarkılarından konuşmak üzere, şehrin en güzel mekanlarından NADA’da buluştuk.

Gayemiz müzik konuşmaktı; ancak geçmişe dayanan tanışıklığımız sayesinde sohbet çok daha özel konulara uzanıverdi. Cem Adrian, yeni albümü “Emir”in ardındaki büyük aşk hikayesini tüm “çıplaklığıylailk kez bu röportajda anlattı.

 



Serkan Tavşanoğlu: Bu albümdeki şarkıların çok sevildi. Daha önce Cem Adrian dinlememiş insanlar da biliyorlar artık şarkılarını. Müziğinin herkese ulaşması mutlu ediyor mu seni?

Cem Adrian: Öncelikle bir şeyi herkesin beğenmesi, onun çok iyi olduğu anlamına gelmez. Eğer bu kadar çok insan beğeniyorsa, burada bir sorun var demektir. Her zaman hitap etmediğim insanlara da artık hitap etmeye başladığımın farkındayım ve bu beni kaygılandırıyor doğrusu. Bu albümdeki şarkılar insanlara daha “yakın” geldiği için sevildi sanırım. Aslında benim için de “daha yakın” bir albüm olduğunu söyleyebilirim. Belki de bende bir değişiklik olmuştur.

 

Giderek daha iyi müzik yaptığın için daha çok insana ulaşıyor da olabilirsin...

Albümün iyiliği ile bir ilgisi yok bence bunun. “Aşk Bu Gece Şehri Terk Etti”den daha iyi bir albüm olduğunu düşünmüyorum “Emir”in. Ondan daha fazla satmayacak bu albüm. Sonuçlarından sonra biraz sorguladığım bir albüm oldu “Emir”.

 

İçine sinmeyen şarkılar mı var bu albümde?

Hayır, kesinlikle. Çok içime sindi tüm şarkılar. Bir yerde bir sorun var ama bulamıyorum onu.

 

İnsanlar şarkılarını dinlesin ama yüzünü kimse görmesin, seni kimse tanımasın ister miydin?

İster miydim? Bu çok fantastik bir hayal. Ben manken değilim, oyuncu değilim; böyle işler yapabilirim elbette ama şu anda yapmıyorum. Müzisyenim ben. Müzik, görsel bir sanat değil ki; hiç tanınmadan da yapabilirim bu işi. Uzun yıllar öyleydi zaten. Ancak özellikle çektiğimiz kliplerden sonra tanımaya başladı insanlar beni.


Albüm kapağında çıplak bir fotoğrafın var. Müziğin görsellikle ilgisi olmadığını söylüyorsun ama vücudunu ön plana çıkaran, dikkat çekici bir kapak fotoğrafı veriyorsun. Geçerli bir nedeni olmalı bunun.

Ben hiçbirşeyi gizleyip saklamıyorum. Şarkılarımda anlatmak istediklerimi, albüm fotoğrafları ile de bir bütün içerisinde sunmaya çalışıyorum.  Bu albüm gerçekten hayatımın en savunmasız, herşeyini geride bırakmış, en büyük aşkını anlattığım; “çırılçıplak” halimi, “sadece buyum” dediğim halimi yansıttığım bir albüm oldu.

Kapak fotoğrafının ilgi çekeceğini biliyorduk tabii ki, ama bunu bu yüzden yapmadık. Çıplaklık, her yerde her zaman ilgi çeker. Ben “adam soyunmuş” diyen dinleyiciyi değil, “bu adam niçin soyunmuş” diye düşünen dinleyiciyi istiyorum. Bunu algılayabilecek insanlara müzik yapıyorum. Diğerleri beni ilgilendirmiyor. Genç kızların sevgilisi olmaya çalışmıyorum ki ben.

 



Seni kimlerin dinlemesi hoşuna gidiyor?

Akıllı, aklı başında olan insanların beni dinlemesini istiyorum. Bir sürü saçma sapan şarkının birarada olduğu playlistlere girmesin şarkılarım. Dinleyicilerim için özel bir yerim olsun istiyorum. Her türlü müziği dinleyen insanlar beni dinlemesin lütfen.

Alternatif kulvardan genele kaymak gibi bir kaygı mı yaşıyorsun?

Evet, böyle bir endişem var.

 

Öyleyse neden Pamela ile düet yaptın bu albümde? Seni genel dinleyici kitlesine yaklaştıracak bir hareket değil mi bu?

Daha önce düet yaptığım bir sürü sanatçı oldu; Umay Umay ve Denizhan gibi. Hepsi benim çok yakın arkadaşlarımdı. Bu albümde de yine arkadaşlarımı konuk etmek istedim. Pamela, müzikal kimliği dışında, insanı değerleri nedeniyle çok sevdiğim bir arkadaşım. Onunla şarkı söylemek istedim. “Pamela çok popüler  bir insan, acaba bana popülerlik katar mı?” gibi bir beklentim olmadı asla. Çok seviyoruz biz birbirimizi. O şarkıyı Pamela’dan daha iyi söyleyebilecek bir şarkıcı da yoktu ayrıca.

 

Bir gün Hande Yener ile de çok iyi dost olursanız, onunla da düet yapar mısın?

İnsan herkesle çok yakın arkadaş olamaz. Ben biraz önyargılı bir insanım, özellikle müzik konusunda. Hande Yener’in geçmişte yaptığı müzikle, şu anda yaptığı müzik arasındaki farka bakınca; çok samimi bulmuyorum doğrusu bu değişimi. Eğer bir gün Hande Yener ile biraraya gelir, birbirimize inanır ve aynı frekansı yakalarsak, neden olmasın! Bir sonraki albümümde de onunla düet yapabilirim. Gerçi nasıl olur, bilemiyorum. (gülüyor)

 

Bu albümde elektronik altyapılar kullandın. Ses renginin, elektronik müziğe çok yakıştığını düşündüğümü sürekli söylüyorum sana. Neden böyle bir albüm yapmıyorsun?

Hadi sana müjdeyi vereyim. Öyle bir albüm projem var. Bütün şarkıların elektronik versiyonlarının olduğu bir albüm hazırlıyorum. Çalışmalara başladım, altı şarkıyı bitirip, bıraktım albümü. Şu an kafam kendi müzikal kimliğim ile alakalı olarak çok karışık. Ben sadece bir albüm değil; sözleriyle, müziğiyle, içeriğiyle, hatta kapak fotoğrafları ile bir konsept yaratıp, insanlara sunmaya çalışıyorum. Tüm bu süreci toparlamak çok zaman alıyor ve şu anda buna hazır değilim.

 



“Hayatımın en deli aşkı”nı anlattım bu albümde...

 

Baştan sona “aşk”tan ibaret bir albüm olmuş “Emir”. Sözler çok sahici ve en baskın tema“ayrılık”.

Şarkıların çoğu ayrılıktan bahseder ama insana şarkı yazdıran da “birllikte olmak” değildir, uzaklaştığınız anda yazmaya başlarsınız. Beklerken yazarsınız, başlarken yazarsınız ve bitince yazarsınız. Bir aşk devam ederken şarkı yapmaz insan. “Hayatımın en deli aşkı” diyebileceğim bir aşkı yaşadım, yaklaşık 1.5 yıl boyunca. O süreçte yazdığım şarkılar bunlar. O sürecin bana getirdiği, yaşattığı duygular var albümde. Gerçekten çok “çıplak” bir aşk albümü oldu bu albüm.


Şimdi o aşk devam ediyor mu?

Hayır. “Bir Melek Ölürken”i yazarken bitirmiştim bu aşkı. Böyle şeyleri kendime saklarım ve kimseyle paylaşmam ama anlatmak geldi içimden şimdi. Bu hikaye, albümdeki ilk şarkı “Tanrının Elleri” ile başladı, “Emir” ile devam etti ve “Bir Melek Ölürken” ile bitti. Söyleyecek hiçbir sözün kalmadığını vurguladığım “Hiçbiryer” adlı şarkı ile de albüm sona erdi.


Bu albümün seni sorgulamalara sürüklemesinin nedeni, çağrıştırdığı kalp kırıklıkları olabilir mi?

Yaşadığım herşeye sahip çıkarım ben. Bu albüm benim için çok değerli. Biten herşey, sizi yepyeni şeyler üretmeye teşvik ediyor. İstemediğim hiçbir şeyi yaşamıyorum. Birşeyi yaşıyorsak, tüm bedellerini ödemeli ya da bunları göze alarak yaşamalıyız.


Ankara’ya olan bağlılığında bu aşkın da etkisi var mı? Neden Ankara’dasın?

Bu şehri çok seviyor oluşumun, yaşadığım aşkla hiçbir ilgisi yok. Ankara’da kendi hayatımın kontrolü kendi elimde. İstanbul’da şehrin oyuncağı, kuklası gibi hissediyordum;  ama burada ben yönetiyorum hayatımı. Ankara ile sevgiliyiz biz ama arada İstanbul ile aldatıyorum onu.


İstanbul’da geçirdiğin yıllar, ilk albüm çıkarma süreci ve piyasanın koşulları; seni çok mu yıprattı?

İstanbul müzik piyasasındaki insanları samimi bulmuyorum. “Piyasanın kalbi İstanbul’da atıyor” derler ya hani. Ben bunu da çok garip buluyorum. Hayat o kadar da ciddiye alınacak birşey değil ki. Kariyer yapmak için bu kadar çırpınmaya gerek yok. Ankara’da da yaşıyoruz ve hiçbirşeyden eksik kalmıyoruz. “Deniz yok” desek, İstanbul’da yaşarken de denizi görmüyordum zaten ben. İstanbullular denizi sadece köprüden karşıya geçerken görüyorlar.

Ben 2004’te geldim buraya. 5 seneden beri buradayım ve üç albümümü de Ankara’da çıkarttım. Buradan yürüyor işler inanın. Başarılı olmak isteyen insanları buraya davet ediyorum. İstanbul çok zor. Orada birşey üretilmiyor. Üretilenleri de görüyoruz. Ben hiçbir şey bulamıyorum sanat adına. Başarı dediğin şey tanınmak değildir ki. Ankaralı müzisyenler çok güzel işler üretiyorlar . İkinci albümlerini İstanbul’da yaptıkları için başarısız olan bir sürü Ankaralı grup var ama ilk albümleri çok güzel, çünkü burada yapmışlar. 

 

Röportaj: Serkan Tavşanoğlu

Fotoğraflar: Seden Karadeniz

Mekan: NADA/ Ankara

 



Yanlış anlaşılmasın, Okan Bayülgen’in yeni televizyon programının ismi değil bu. (çok da güzel olurmuş aslında!) 23 Ekim 2009’da vizyona girecek olan yeni bir Türk filmi “Kanal-i-zasyon”.


Bir televizyon kanalı olan “Kanal-i” de yaşanan komik olayların ve absürd televizyon programlarının anlatıldığı filmde; Okan Bayülgen, Hakan Yılmaz, Erol Günaydın, Rasim Öztekin ve Serhat Özcan gibi ünlü isimler kamera karşısına geçecek. Temmuz ayında çekimlerine başlanacak filmin yönetmeni ise; vizyon sürecinde çok tartışılan “Musallat” filminin ve “Dikkat Şahan Çıkabilir” ve “Co-Medya” gibi beğenilen televizyon programlarının yönetmenliğini yapmış olan Alper Mestçi.




Her kesimden insanı güldürmeyi (ve dolayısıyla çok izlenmeyi) hedefleyen “Kanal-i-zasyon”da; Hakkı Devrim, Ahmet Çakar, Sadettin Teksoy ve Metin Uca gibi popüler televizyon figürleri de konuk oyuncu olarak rol alacak. “Kanal-i”nin nasıl bir yayın akışı olduğunu siz düşünün artık! 


23 Ekim’de seyirciyle buluşacak “Kanal-i-zasyon”da Okan Bayülgen’in başrolde olduğunu hesaba katarsak; filmin, televizyonda her gün onlarcasına tanık olduğumuz trajikomik hikayeleri “saf komedi” anlayışıyla beyazperdeye yansıtmak yerine, eleştirel bir yaklaşım taşıyacağını söyleyebiliriz. En azından senaryonun, Bayülgen’in şov programının en çok ilgi gören bölümü “Medya Arkası”nda izlettiği “ekran saçmalıkları”na göndermeler içereceğine eminim.


 




Başlığı okuyunca, sizin de aklınıza geçtiğimiz haftalarda gösterime giren “Melekler ve Şeytanlar” filmi geldi değil mi? Senaryo açısından benzerlikler taşımasa da, filmin ismine karar verilirken, bariz bir “esinlenme” olduğu ortada.


15 Haziran’da çekimlerine başlanan  Melekler ve Kumarbazlar”ın yapımcılığını Hayalet Film’den Burak Saraçoğlu üstleniyor. Filmin yönetmeni ve senaristi ise Ertekin Akpınar. 99 depreminden sonra Adapazarı’nda yaşayan dört yakın arkadaşın travmaları, arayışları, umutları ve hayallerini anlatan film; gerçek bir hikayeden uyarlanmış.

Filmin “gerçeklik” algısını kuvvetlendirmek için, tüm sahneler gerçek mekanlarda çekilecek. Adapazarı’nda başlayan çekimler, İzmir Özdere ve Sapanca’da devam edecek.




Melekler ve Kumarbazlar”ın nasıl bir film olacağını tahmin etmek güç ancak yönetmen Akpınar, dört buçuk yıldır üzerinde çalıştığı filmini, “sert bir taşra filmi” olarak tanımlıyor.


Komedi oyunculuğunda başarısını kanıtlayan Cem Davran’ın başrolde yer aldığı “Melekler ve Kumarbazlar”ın oyuncu kadrosunda; Bülent Şakrak, Kutay Köktürk, Nail Kırmızıgül, Hakan Meriçliler ve Macit Sonkan gibi isimler var. Filmde Cem Davran’ın partneri olacak diğer başrol oyuncusu ise yapımcılar tarafından sır gibi saklanıyor.

 

 






Son yıllarda birçok Avrupa şehrini geride bırakacak kadar popüler bir cazibe merkezi haline geldi İstanbul... 15 milyon insanın yaşadığı bu şehir, Türkiye’den bağımsız, “ayrı bir ülke” gibi algılanıyor adeta. Bu algı o kadar sağlam yer etmiş ki akıllara, İstanbul denildiğinde akan sular duruyor. Şehirde kar yağsa, haber bültenlerine konu oluyor;  İstanbul’un gecesine gündüzüne doyum olmuyor, fırtınalı aşklar İstanbul’da yaşanıyor, sanat İstanbul’da icra ediliyor; sanki ülkenin kalbi İstanbul’da atıyor.



Bir Yeni Türkü şarkısından alıntı yaparak, “denizi ayrı deniz, havası ayrı hava” sözleriyle tasvir edebileceğimiz bu şehir;  gördüğü ilgiyi hakediyor. Bağımlılık yaratan yaşam ritüelleri, hareketli şehir hayatı,  her biri ayrı ruha sahip semtleri, sınırsız eğlenceleri ve dillere destan Boğaz atmosferi ile İstanbul; hakkında yazmaya, çizmeye, konuşmaya değer; “özel” bir şehir.




Yıllardır yüzlerce şarkıya, şiire, romana konu olan bu şehrin, şimdi de filmi yapılıyor. “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” çalışmaları arasında yer alan “İstanbul On My Mind” isimli uzun metraj film projesi, şehrin ruhunu yansıtan ve kent kültürünü beyazperdeye taşıyan birbirinden farklı kısa hikayelerden oluşacak.



Hollywood filmlerinin afiş tasarımcısı olarak isim yapan ve şu anda Amerikan yapımı birçok filmin görsel tasarım ve pazarlama çalışmalarını yürüten Emrah Yücel’in yöneticiliğini üstlendiği proje, 20. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde izleme fırsatı bulduğumuz “Tokyo!” ve bu yıl içinde vizyona girecek olan “New York, I Love You” gibi filmler ile konsept açısından benzerlik taşıyor.  




Bu projenin en heyecan verici tarafı ise, dünyaca ünlü yönetmenlerden oluşan çekim ekibi.  İstanbul On My Mind filmi için farklı ülkelerden 19 yönetmene teklif götürülmüş. Filmdeki her bir kısa hikayeyi, başka bir yönetmenin çekmesi planlanıyor. İstanbul’un kültürel değerlerini, uluslararası bir dille sinemaya aktaracak yönetmen kadrosunda, tüm dünyanın hayranlıkla takip ettiği isimler de var.


Yönetmenler Listesi


Almanya: Wim Wenders, Werner Herzog

Meksika: Guillermo Arriaga, Alejandro Gonzales Inarritu

Danimarka: Lars von Trier

İsveç: Lukas Moodysson

İran: Samira Makhmalbaf

Rusya: Timur Bekmambetov

İngiltere: Jonathan Glazer, Mike Leigh, Alan Parker

ABD: David Lynch, Spike Lee, Kimberly Peirce

İrlanda: Stuart Townsend

İspanya: Pedro Almadovar

Japonya: Takeshi Kitano

Malezya: Tsai Ming Liang

Çin: Wong Kar Wai

 



Listedeki yönetmenlerin bir kısmı ile görüşülmüş ve onay alınmış ancak proje henüz onay aşamasında olduğu için; yönetmenler, oyuncular ya da senaryo hakkında resmi bir açıklama yapılmıyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, projeyi onayladıktan sonra derhal bir basın toplantısı düzenleyerek merakımızı giderecektir eminim.


İstanbul On My Mind” projesi kapsamında çekilecek kısa filmler için önerilecek semtler ise şöyle:

Haliç (Cibal - Fener - Balat - Ayvansaray - Eyüp)
Topkapı Sarayı ve Sultanahmet
Boğaz: Ortaköy - Arnavutköy - Bebek - Rumelihisarı - Emirgan
Cihangir
Karaköy - Galata
Beyoğlu - İstiklal Caddesi
Üsküdar - Kadıköy
Kapalı Çarşı
Yedikule
Beyazıt - Laleli - Aksaray
Modern İstanbul: Nişantaşı, Maçka, Şişli, Levent




18 milyon dolarlık bir bütçe ile hayata geçirilmesi planlanan “İstanbul On My Mind” projesi için, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’ndan ve Amerika’daki dağıtımcı ve yatırımcılardan destek alınacak.


Ünlü yönetmenlerin varlığı nedeniyle, dünya çapında ses getireceği düşünülen filmin gişe ve DVD satışlarından yüksek gelir elde edilmesi bekleniyor. Amaç sadece para kazanmak değil elbette. Projenin başındaki isim Emrah Yücel, “İstanbul On My Mind” filminin İstanbul’a ve ülkemize sağlayacağı katkıları şöyle anlatıyor:


 



“Sinema filmleri ve TV dizileri bir ülkenin marka değerini artırmada kullanılabilecek en önemli güç olarak tanımlanıyor. İnsanlar dizilerde gördükleri, sinemada izledikleri yerlere gitmek istiyorlar. Bu yüzden Hawaii'de "Lost" dizisi çekilsin diye uğraşıyorlar. Bu yüzden New York'da "Sex and the City" turları düzenleniyor. Bu film, bu anlamda bir ilke imza atacak. Uluslararası piyasada dolaşan, insanların izleyeceği, dünya yönetmenlerinin dilinden İstanbul'umuzun anlatıldığı bir film olacak. Sadece bu film sayesinde değil, yönetmenlerin sayesinde de İstanbul'un bir kültür şehri olduğu mesajı, tüm dünyaya iletilecek. Öte yandan bu filmin üretimi sırasında İstanbul'da sinema sektörü çalışanları için oluşacak iş imkanları ve tecrübe aktarımı da çok önemli bir katkı bence.”


 




Arnold Schwarzenegger’in rol aldığı ilk “Terminatör” filminin bitmek bilmeyen kovalama sahnelerinde yaşadığım heyecanı hatırlıyorum da... Korkudan parmaklarımı ısırırdım! Serinin son filmi “Terminatör Kurtuluş”ta aynı gerilimi hissetmek pek mümkün olmadı ne yazık ki. Yiğidi öldürüp hakkını verelim; film baştan sona yüksek tempolu, sürükleyici bir kurguya sahip ve izlerken gözünüzü beyazperdeden alamadığınız birçok sahne de mevcut. Ancak insanların makinelere (terminatörlere) karşı sürdürdüğü mücadele “gerçekçi” olmadığı için, suni bir heyecan yaşatıyor bu bol aksiyonlu kaçma-kovalama sahneleri.  Peşinizdeki düşman en nihayetinde bir makine ve her makinenin bir kapama düğmesi vardır ne de olsa!


“Terminatör Kurtuluş”ta 2018 yılındayız. Yapay zeka Skynet’in nükleer saldırısı sonrasında yerle bir olan ve tabir-i caizse “kıyamet günü”nü yaşayan Amerika’da, uçsuz bucaksız bir karanlık ve sessizlik hakim. Mahşer Günü sonrasında hayatta kalmayı başaran insanlar yeraltına yerleşmiş ve “Direniş” hareketinin bir parçası olarak, yeri geldiğinde ezeli düşmanları makinelere saldırıyorlar. Makineler de boş durmuyor tabii; hiç beklemedikleri anda çıkıyorlar insanların karşısına; sokak köpekleri gibi birer birer toplayıp, taşıyıcılara dolduruyor; Skynet’e götürüyorlar hepsini. Bu arada uçaklar düşüyor, bombalar patlıyor, kimileri makinelerin elinde parçalanıp gidiyor...


 



İnsanlar ve makineler arasındaki amansız savaş devam ederken, Skynet’in korkulacak boyuttaki yapay zekası; akıl almaz bir Terminatör üretiyor. Fiziksel ve duygusal açıdan insani özellikler taşıyan bu Terminatör, aşık bile olabiliyor. E adam da yakışıklı tabii (Sam Worthington); kızımız da vuruluyor kendisine. Skynet’in planı kusursuzca işliyor böylelikle. İnsanlığı yok etmek için, bir “insan” görevlendiriliyor ve kalbinin sesini dinleyen insanoğlu, bir kez daha yanılıyor. Hikayenin sonunu söyledim sanıp da, kızmayın bana. Bu daha “sonun başlangıcı”...


Bu hafta gösterime giren “Terminatör Kurtuluş”u, vizyon öncesinde düzenlenen özel gösterimlerde iki kez izleme şansım oldu. İkinci gösterime katılma sebebim, Mars Entertainment Group’un nazik davetini geri çevirmemek ve biraz da film öncesinde tanıdık birilerini görüp, sohbet etmekti. Ancak film başlar başlamaz, o sahneden bu sahneye sürüklendim ve tüm hikayeyi bildiğim halde, yine de sonuna kadar ilgiyle takip ettim filmi. 





Bu yorumdan yola çıkarak, “Terminatör Kurtuluş”un izlemeye değer  bir film olduğunu ve keyifli bir seyir deneyimi vadettiğini söyleyebilirim. Ancak benim için “Terminatör”, bilim kurgudan ziyade bir gerilim filmidir; korkmak, irkilmek, hiç değilse ürpermek isterim izlerken. Yönetmen McG ise, “Terminatör Kurtuluş”ta aksiyona ağırlık vermiş, hatta çeşitli romantik öğelerle, insan kalbinin neleri değiştirebileceğini bile göstermiş; ancak gelin görün ki, şöyle adam akıllı bir gerilim motifi yerleştirememiş filme.


Bu çok da önemli bir ayrıntı olmayabilir sizin için. Hikayenin ana kahramanı “John Connor” karakterini Christian Bale’in canlandırdığını da hesaba katarsak, “Terminatör Kurtuluş”u izlemek için birçok neden olduğunu söyleyebiliriz.


 




"Sokakların Kralı Romeo
” filmini ilk duyduğumda, aklıma Hande Yener’in “Romeo” adlı şarkısı geldi. (Şarkının hafızamda, unutulmaz bir Shakespeare karakterinin  önüne geçebilmesi Hande Yener’in başarısı olsa gerek!) Bu hafta gösterime giren filmin ana karakteri “Romeo”nun, Hande Yener’in “Romeo”su ile benzer özellikleri var elbette. İkisi de,  ismin edebi referanslarına uygun olarak cesur ve tutkulu aşıklar.


Beyazperdede izleyeceğimiz Romeo; Hindistan’ın en başarılı film şirketi Yash Raj ve Walt Disney ortak yapımıyla hayata geçirilen bir animasyon film karakteri. 24 Ekim 2008’de “Roadside Romeo” adıyla dünya çapında gösterime giren ve sinema çevrelerinden topladığı övgülerin yanısıra, birçok festivalden de “en iyi animasyon film” ödülleri ile dönen “Sokakların Kralı Romeo”, bugünden itibaren Türk seyircisiyle buluşuyor.




Elbette film, konusu ve türü itibariyle çocukların daha çok ilgi göstereceği ancak Türk usulü esprileri,  şahane film müzikleri ve dans koreografileri sayesinde yetişkin seyircilerin de keyif alarak izleyebileceği bir yapım.


Bu yıl “Slumdog Millionaire”in “en iyi film” dalında Oscar kazanarak, dünya sinema gündemine yerleşmesiyle, global pazara açılma konusunda ivme kazanan Bollywood filmleri; Türk-Hint İş Konseyi Başkan Vekili Erdal Alkış’ın sahibi olduğu dağıtımcı firma Icon Medya’nın girişimleri sayesinde Türkiye pazarında da yer bulacak.




Erdal Bey, ofislerinde yaptığımız toplantıda, “Sokakların Kralı Romeo”nun son zamanlarda çocuklara yönelik olduğu iddia edildiği halde çocukların psikolojisini olumsuz yönde etkileyen filmlere benzemediğini; aksine son derece sıcak mesajlar içeren; teknolojinin ve standartların üzerinde bir çalışma olduğunu ifade etti.


Yavaş yavaş okul stresinden kurtularak, yaz tatiline hazırlanan çocuklarınıza erken bir karne hediyesi vermek istiyorsanız; “Sokakların Kralı Romeo” sinema salonlarında sizleri bekliyor. 




Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde kırmızı halıda dünya basınına poz verirken, “bir gün bunun olacağını biliyordum” der gibi bakıyordu Hatice Aslan objektiflere. Çünkü  o, herşeyin bir zamanı olduğuna ve o zamana kadar beklemek gerektiğine inanıyordu. Cannes’dan “en iyi film” ödülü ile dönen “Üç Maymun”un galasında yaptığımız röportajda bu sözlerle ifade etmişti hislerini. (Röportajımızı okumak için tıklayın!)


Hatice Aslan
bu yıl yine Cannes’da. Festivalin “Yönetmenin 15 Günü” kategorisinde gösterilen Bulgaristan yapımı “Eastern Plays” adlı filmde kamera karşısına geçen Aslan, bu filmdeki performansı ile de izleyenler ve eleştirmenlerden tam not aldı.



1975 doğumlu Bulgar yönetmen Kamen Kalev’in ilk uzun metrajlı filmi “Eastern Plays”de Hatice Aslan dışında, ikinci kez Cannes Film Festivali’ne katılan Saadet Işıl Aksoy ve Kerem Atabeyoğlu gibi Türk oyuncular da rol alıyor.


2008 yılı Ağustos ayında Sofya’da ve kısa bir bölümü de İstanbul’da çekilen film, bir Türk ailesinin Bulgaristan üzerinden Almanya’ya yaptığı yolculuk sırasında yaşanan dramı konu alıyor.

 

Duyduğuma göre, filmin Türkiye’de de gösterime girmesi için henüz hiçbir adım atılmamış. Festivale katılan Türk dağıtımcıların ilgisini çekmemiş “Eastern Plays”.



 

 




Cevat Şakir,
Mavi Sürgün” adlı kitabında Bodrum’dan bahsederken, İstanbul’da herkes kendi açtığı tünelde, kendi cılız ışığıyla amaçsız yaşıyor; buradaki insanlar Derya” diyor. Şakir’e ne kadar hak verirsiniz bilemiyorum ama Bodrum’da yaşama (en azından “yaşlanma”) hayalleri kuran birçok insan tanıdığımı söyleyebilirim. Güneşli bir Bodrum sabahına uyanmak (hele gecesi de iyi geçmişse) nasıl güzel bir histir, yaşayanlar iyi bilir.
  

Seyahat yazarı değilim, dolayısıyla Bodrum’dan bahsetmeyeceğim. Konumuz Bodrum’da çekilen “Hadigari Cumhur” filmi.
 

Bir dönemin pop yıldızlarından Yonca Evcimik’in eşi olarak tanıdığımız Harun Özakıncı’nın senaryosunu yazdığı, yönettiği ve aynı zamanda oyuncu olarak kamera karşısına geçtiği “Hadigari Cumhur”, bugün gösterime giriyor.




Haftanın tek Türk filmi olarak salonlarda yerini alan filmde, tipik bir Bodrumlu olan Cumhur’un ilgi çekici hikayesine tanık oluyoruz. Bu “avare” adamın nasıl yola getirildiğini izliyoruz. Bölge insanının davranış kalıplarını ve Bodrum’da yaşam ritüellerini tüm sıcaklığı ile beyazperdeye yansıtan “Hadigari Cumhur”da, Bodrum ile özdeşleşen eski manken Merve İldeniz de rol alıyor.




Neden Bodrum?” diye soranlara Harun Özakıncı’nın cevabı ise şöyle:

Cevat Şakir entelektü
elliği ile başlayan, Zeki Müren popülerliği ile devam eden ve Türkbükü ile ivme kazanan bir belde Bodrum...  Herkesin söyleyeceği birşeyler var Bodrum ile ilgili. Taraftarı var Bodrum’un. Bu gerçeği esas alıp işe koyuldum iki yıl önce. Tam iki yıldır çekim- senaryo ve montajla uğraşıyorum. Bu iki yıldan önce filmin arkasında 12 yıl daha var. Yani Bodrum markasından bir film yapmak biraz avantaj; hem ticari hem manevi olarak. Ayrıca şirket prensibi olarak Ege Bölgesinden başka bir yerde film çekmek istemiyoruz. Bir marka yaratmaya çalışıyoruz. Bundan sonraki film de Bodrum’da olacak.”

 

 



Okuyacağınız röportaj,  MAG dergisinin Mayıs 2009 sayısında ve SABAH Gazetesi’nin Ankara ekinde” Sinema Günlüğü” isimli köşemde yayınlandı. Blogda paylaşmak için biraz geç kaldığımı biliyorum ama inanın kabul edilebilir sebeplerim var. Daha sonra anlatacağım...


 

 
Uçan Süpürge”, kadın hareketi çalışmalarını teoride kalmaktan kurtarıp, hayata geçirmeyi başaran bir kadın sivil toplum örgütü. Bu yıl 12. kez düzenlenen “Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali” ise bu oluşumun sinema alanında yürüttüğü bir proje. Hatta Kültür Bakanlığı’nın tanımıyla, Türkiye’de parmakla gösterilen sekiz festivalden biri. (Diğerlerini sormadım!)


Her yıl daha da büyüyerek, sadece “kadın” filmleri festivali değil, her yönüyle “iyi bir film festivali” olmayı başaran “Uçan Süpürge”; bu yıl 7-14 Mayıs 2009 tarihleri arasında Ankaralı sinemaseverler ile buluştu.


Uçan Süpürge”nin kadınları sinemada da “görünür” kılmak amacıyla bugüne kadar neler yaptığını ve aslında ne yapmak istediğini öğrenmek için Festival Koordinatörü Bilge Taş ve Medya Koordinatörü Uğur Yüksel’i ofislerinde ziyaret ettim. Önce karnımızı doyurduk, sonra sohbete koyulduk...

 


 
Serkan Tavşanoğlu: “Uçan Süpürge”nin festival yolculuğu nasıl başladı?


Uğur Yüksel
: “Uçan Süpürge” aslında bir film şenliği olarak başladı. Festival yapmak gibi bir amacımız yoktu başlangıçta. O dönemde kadın yönetmenlerin sinemada var olamama sorunlarına dikkat çekmek amacıyla düzenlenen bir etkinlikti. Gördüğü ilgi üzerine, her geçen yıl daha profesyonel bir yaklaşımla gelişerek bugünlere kadar geldi. 


Diğer film festivallerinden farklı bir duruşu var Uçan Süpürge’nin. Yapmak istediğiniz tam olarak nedir?


Bilge Taş:
  Sinemadaki göz hep erkek gözüdür. Feministler, “vatandaş” kavramı ile işaret edilen kişinin erkek olduğuna dikkat çekerler; feminist sinema tarihçileri de kameranın arkasındaki gözün erkek olmasını eleştirirler. Uçan Süpürge’nin yapmak istediği şey, sinemada kadınlara bakan gözün, kadın gözü olmasını sağlamak. Kadın bedenini fetişleştirmeden, onu cinsel anlamda nesnelleştirmeden sunabilen; kendi hikayelerini ortaya koyabilen kadın yönetmenlerin filmlerini göstermek. Bunu yapabilen kadın yönetmenlere destek olmak istiyoruz.


Seyirciye sadece kadın yönetmenlerin çalışmalarını ya da kadın temalı filmleri sunmak da bir tür ayrımcılık olmuyor mu?


Bilge
: Sadece kadın temalı filmlerimiz yok elbette. Erkek hikayelerini anlatan filmler de var festivalde. Ama cinsiyete dayalı ayrımcılığın olmadığı, modern kadın figürlerinin dayatılmadığı filmler bunlar. Kadınlara görsel anlamda özgür bir kadın figürü sunmayan, erkeklerin istediği gibi kadın rollerini sunan filmlere kapımız kapalı.


Uğur:
“Kadın filmleri festivali” diyerek bir ayrımcılık yaptığımız düşünülüyorsa, evet ayrımcılık yapıyoruz. Yapmak zorundayız. Bugüne kadar FIPRESCI’ye katılmış kadın yönetmenlerin taramasını yaptım ve fark ettim ki o kadınlardan çok çok azı yeni bir film yapabilmiş. Çoğunun son filmi olmuş o çalışmalar. O kadınların film yapamamasının nedenlerine dikkat çekmek istiyoruz biz.


Bilge
: Erkek yönetmenler ile kadın yönetmenlerin sayısı arasında çok büyük bir fark var. Özellikle Türkiye’de kadın yönetmenlerin devamlılığının olmadığını görüyoruz.


Uğur
: Dünyada da öyle.


Bilge:
Evet, Amerika’da bile kadın yönetmenler 7-8 yıl arayla film çekiyorlar. Çünkü o sektörün içinde, filmlerini çekmeye çalışırken verdikleri mücadele nedeniyle tükenmiş oluyorlar. Biz bu anlamda kadın yönetmenlere destek vererek, “pozitif ayrımcılık” yapmak istiyoruz.

 

Erkeklere hiç yer yok mu bu festivalde? Uçan Süpürge’nin erkek konukları olmuyor mu?


Uğur
: Sinema yazarları ya da basından erkek konuklarımız oluyor elbette. Sinemacı olarak erkek bir konuğumuz olmadı bugüne kadar.


Bilge:
Yalnızca kadın yönetmenlerin filmlerini gösteren bir festival değil bu festival. Bizim bakış açımıza uyan filmleri erkek ya da kadın yönetmen ayrımı yapmadan gösteriyoruz. Kadın rollerinin doğru bir şekilde işlenmiş olması şartıyla tabii. Cinsiyetçi söyleme sahip bir erkek yönetmen ya da sanatçı asla bu festivalde konuk olarak çağrılmayacak. 


Festivalin ulaştığı seyirci kitlesinden memnun musunuz?


Uğur:
Çok memnunuz. Sadece kadınlar takip etmiyor bizi, geçen yıl yaptığımız bir araştırmada erkek seyircilerimizin sayısı daha fazlaydı mesela. Ağırlıklı olarak genç kitleye ulaşıyoruz ve bizim hedefimiz de bu zaten.


Seçtiğiniz filmlerin seyirci üzerinde yapıcı bir etkisi olduğuna inanıyor musunuz?


Uğur:
Kendimden örnek verebilirim. Mesela ben de seyirci olarak başladım festivale. Festivalde izlediğim filmler, kendi hayatıma dair bazı şeyleri değiştirmemi sağladı. Ve bu filmleri Uçan Süpürge dışında başka hiçbir festivalde izleyemezdim.


Bugüne kadar gerçekleşen festivallerde unutamadığınız anlar oldu mu?


Uğur
: O kadar çok ki... Suzan Avcı ve Sevda Ferdağ’ın  sahneye çıktığı anı unutamıyorum mesela, tüylerim diken diken olmuştu. İsimlerini sadece jeneriklerde gördüğümüz oyunculardı ama karanlıktan taşınıp, sahneye çıkarıldılar. Şöyle de söyleyebiliriz; Uçan Süpürge onları “görünür” kıldı. Bu kadınlar için başka bir festivalde ödül almak sıradan bir şey olabilir ama bizim açılış törenlerimizde ödül alan kadın oyuncular, “hayatlarındaki en özel anlardan birini yaşadıklarını” söylediler hep.


Bilge
: Geçen yıl Meral Çetinkaya’nın Pippa Bacca kostümüyle sahneye çıkıp selam vermesi de çok etkileyiciydi bence. O planlanan birşey değildi, hiç haberimiz yoktu ve kesinlikle şahane oldu.





Kadın yönetmenler ya da oyunculardan festival ile ilgili ne gibi tepkiler alıyorsunuz?


Uğur:
Uçan Süpürge’de gösterilen filmlerin okuması gerek seyirci gözünde, gerekse basının izlediği metinlerde çok başka oluyor. Sadece “iyi film” ya da “değil” demekle kalmıyor seyirci. Filmin anlatmak istediklerini anlamaya çalışıyor. Kadın yönetmen ya da oyuncuların görev aldığı filmlerin Uçan Süpürge’de gösteriliyor olması, filmdeki başka ayrıntıların da görünmesini sağlıyor. Bu farkındalık çok önemli onlar için.


Sinemada kadının yerinin değişeceğine inanıyor musunuz?


Uğur:
Elbette. Buna inanmasak zaten, bu festivali yapmamızın hiçbir anlamı yok.


Bilge:
Festivali bir keşif alanı olarak düşünelim. Başka başka dünyalardan kadın ya da erkeklere ait hikayeleri izleterek; bu değişime katkı sağladığımıza inanıyoruz. Bu filmlerin içine sızdığında, yaşadığınız sorunların sadece kendi dünyanızda, kendi coğrafyanızda var olmadığını görüyorsunuz. Çok gelişmiş olduğu söylenen toplumlarda da, kadınların canını acıtan benzer sorunlar olduğunu farkediyorsunuz.


“Kadın filmleri festivali” düzenlemek, diğer festivallere göre daha riskli ve zahmetli bir iş gibi görünüyor.


Bilge:
Tabii ki öyle, çok riskli. Kadın yönetmenlerin maddi kaynaklara ulaşma sürecinde yaşadığı problemler, bizim için de geçerli.


Uğur
: Film festivalinin başına “kadın” ibaresinin gelmesi her zaman bir problem oldu bizim için. Herhangi bir festival değildik ve kendimizi kanıtlamamız için yılların geçmesi gerekiyordu. Kadın filmi denildiğinde; “sıkıcı, kadın sorunlarını anlatan, yalnızca şiddet öyküleri içeren” filmler akla geliyordu. Bu önyargıyı yıkmak yıllar aldı. Hala da tam anlamıyla yıkılmış değil. Buna ek olarak, festivali Ankara’da yapıyor olmak da bizim için dezavantaj. Genelde hep şöyle deniyor: “Evet, programınız çok iyi, çok büyüyen bir festival oldunuz, isminizi her yerde duyuyoruz ama... Gelin, festivali İstanbul’da yapın, o zaman size destek oluruz”.





Festivali İstanbul’a taşımak gibi bir düşünceniz var mı?


Uğur
: Hayır, ısrarla hayır.


Bilge:
Sonuçta bu Ankara’da doğan bir festival, Ankara’nın festivali.  Ankara, kültür ve sanat anlamında gittikçe kötüleşiyor zaten. Hiçbir şey kalmadı bu şehirde. Burada varolan bir takım kurumsal yapılar bile İstanbul’a taşınıyor.


Ankara’nın kültür sanat potansiyelini kaybettiğini düşünüyor musunuz?


Uğur:
Kaybetmedik, asla kaybetmedik. Azalmış olabilir. Mesela senin yaptığın gibi, insanlar yıllarca Ankara’da yaşadıktan sonra kalkıp İstanbul’a gidiyor. Ya da gençler üniversiteyi bitirir bitirmez, buradan kaçmaya başladılar çünkü Ankara bilinçli bir şekilde çölleştirildi. Uçan Süpürge’nin amaçlarından biri de yaşadığı şehirdeki kültür sanat ortamını diri tutmak. Bu nedenle Ankara’da kalmaya devam edeceğiz.


Bilge:
Sektörel dayatmaya direnmek de politik duruşumuzun bir parçası bizim için. Festivalin İstanbul’da düzenlenmesi durumunda daha çok ses getireceğini biliyoruz ama bu dayatmaya boyun eğmeyeceğiz.

* Röportajın devamını okumak için tıklayın.



Modern Zaman İlişkileri Üzerine…


Romantik komedilerin ana malzemesidir “ilişkiler”. Şehirli kadın ve erkeklerin çıkmazlarla dolu aşk hayatlarını konu alan ve genellikle “mutlu son”la biten bu hikayelerin en belirgin özellikleri, herşeye rağmen “umut dolu” olmalarıdır. İçiniz acımaz, ruhunuz daralmaz bu tür filmlerde; üzülmeniz gereken sahnelerde bile gizli bir coşku duyarsınız içten içe… İşte en çok bu “yapıcı enerjileri” nedeniyle bayılırım romantik komedilere.

 
24 Nisan’da gösterime giren ( ve yazmaya ancak fırsat bulabildiğim) “He’s Just Not That Into You” (Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar?),  türdeşlerinden farklı özelliklere sahip bir romantik komedi filmi.



 

Ya Size Yeterince İlgi Duymuyorsa?

 

Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar?”, bu soru üzerine kuruyor öyküsünü. “Sex and the City”nin yazarları Greg Behrendt ve Liz Tuccillo tarafından kaleme alınan aynı adlı kitaptan uyarlanan senaryo, izlediğimiz diğer romantik komedilere göre daha karmaşık ve bazılarımızı rahatsız edebilecek derecede gerçekçi!

 

Filmde bahsi geçen mevzular o kadar tanıdık ki… Herşey yolunda gidiyor gibi görünürken birden “soğuma modu”na geçen yeni sevgili, hoşlandığınız birine mesaj gönderdikten sonra, “iletildi” raporunun gelmesiyle birlikte başlayan “bekleme nöbeti” ya da bir önceki gece tanıştığınız birinden telefon beklemek (genelde Pazar günleri yaşanan bir süreçtir) gibi bunaltıcı tecrübeleriniz olmuştur muhakkak.

 

Modern çağda ilişkilerdeki samimiyeti zedeleyip, işin tadını kaçıran bilumum tutarsızlıkları ve saçma sapan takıntılarımızı gözler önüne seren “Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar?”, duruma saf komedi anlayışıyla yaklaşmak yerine, izleyenlere mantıklı önerilerde de bulunuyor.


 

“Daha düne kadar yüzünü bile görmediğiniz bir insanın sizi arayıp aramaması neden bu kadar önemli olsun ki?” diye soruyor film. Hikayede “mantığın sesi” rolünü üstlenen “Alex” karakteri aracılığıyla da, kabul etmek istemediğimiz bazı gerçekleri dile getiriyor: “Biri seni aramıyorsa, sana o kadar ilgi duymuyordur ve seni tekrar görmek istemiyordur.”

 

Senaristlerin yapmak istediği son derece bariz bir gerçeği basit bir şekilde ortaya koyarak, bizi zamanla hastalık halini almaya başlayan takıntılarımızdan kurtarmak. Bir ilişkide yaşanan herşeyi en ince ayrıntısına kadar analiz etmenin ilişkiye hiçbir faydası olmayacağını anlatma gayretinde “Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar?”.

 

Hele bizim kuşağın en garip obsesyonu haline gelen “sms analizleri” yok mu? Ne yazmış, ne demek istemiş, peki nasıl bir cevap vermeliyim? Kelimesi kelimesine analiz ederek, şiir yorumu yaparcasına hassasiyet gösterdiğimiz bu kısa mesajlar, telekomünikasyon çağının bizlere hediye ettiği hastalıklardan sadece biri. Filmdeki kadın karakterler Gigi, Janine ve Beth’in de sıradan bir telefon mesajı üzerinde dört-beş saat kafa yorduklarını düşünürsek, kendinizi filmdeki karakterler ile özdeşleştirmek konusunda sorun yaşamayacağınızı garanti edebilirim.



 

Türün diğer örneklerinde, olay örgüsü eninde sonunda kavuşacaklarını bildiğimiz iki kişi üzerine kurulu iken; “Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar?” sonunda ne olacağını tahmin edemediğimiz dokuz farklı hikaye sunuyor seyircisine. Ancak buna rağmen, hikayeler arasında uyumlu geçişler yaparak, filmin bütünlük duygusunu korumayı başarıyor yönetmen.

 

Ken Kwapis (yönetmen) bu film için biçilmiş kaftan aslında. Yönetmenin filmografisinde yer alan The Sisterhood of the Traveling Pants”; Kwapis’e kadın merkezli ve ilişki odaklı filmlerde, kalabalık oyuncu kadroları ile çalışmak konusunda deneyim kazandırmış. Bu sayede filmin “Sex and the City” referanslı senaristlerinin dilini anlamada ve beyazperdeye aktarmada hiç zorlanmamış yönetmen Kwapis.



 

Filmin en dikkat çekici özelliğinden, yani yıldızlarla dolu oyuncu kadrosundan bahsetmeden geçmek olmaz. “Neil” rolünde yakışıklı mı yakışıklı (hem de Oscar ödüllü) Ben Affleck, “Beth” rolünde 40 yaşında olmasına rağmen 20’lik güzellere taş çıkartan Jennifer Aniston, “Mary” rolünde her filminde başka biri gibi görünmeyi başaran Drew Barrymore, “Anna” rolünde kadınların korkulu rüyası, güzeller güzeli Scarlett Johansson ve “Janine” rolünde Oscar ödüllü Jennifer Connelly...

 

Scarlett Johansson'ın kadroda yer aldığını duyunca, filmi sevgiliniz ile izlememeyi tercih edebilirsiniz. (Sözüm, kadın okuyucularımıza)  "Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar?" hala gösterimdeyken; egolarınızın sarsılıp, sinirlerinizin gerilmeyeceği bir sinema partneri bulun ve filmi mutlaka izleyin.