Serkan Tavşanoğlu'nun Blogu

SABAH GAZETESİ, MAG DERGİ ve SİNEMALAR.COM'da yayınlanan YAZI ve RÖPORTAJLARIM...



1979 yılında, henüz genç bir şarkıcı iken, beraber çalışmaya başladığı menajerine, “gösteri dünyasının en büyük ve havalı ismi” olmak istediğini açıklayan Michael Jackson; o günden 30 yıl sonra; hayal edebileceğinden çok daha büyük bir şöhrete sahip olmayı başarmış ancak akıl almaz “yalnızlığına” hala çare bulamamış bir şekilde çekti gitti aramızdan...

Milyonların çığlık çığlığa izlediği Michael Jackson’ın ölümü, bir o kadar “sessiz” oldu. Dünya üzerinde onu tanımayan kimse kalmamışken, son görüntülerinde “tanınmayacak” haldeydi.

Sonu hüsranla biten sıradan şöhret hikayelerinden çok farklı değil aslında Michael’ın ki... Ancak sorun da burada zaten; o, bu şekilde ölmemeliydi. Yıllarca gösteri dünyasına ilham veren Michael Jackson’ın ölümü de “gösterişli” olmalıydı. Sahnede şapkasını önüne eğerek seyircilere selam verdikten sonra, toz bulutu içinde kaybolmalı ve bir daha geri gelmemeliydi belki de...


Michael Jackson’ın ölüm haberini aldığımda, aklıma ilkokul günlerim geldi. Okul çıkışında eve gidip, Jackson’ın “Dangerous” kasetini dinlemek için sabırsızlandığım günler... “Black or White” en sevdiğim şarkısıydı. Şarkının klibinde Macaulay Culkin, müziğin sesini kısması için baskı yapan babasına inat, sesi sonuna kadar açıyor ve hoparlörleri patlatıyordu. O sahnelerde yaşadığım heyecanı unutmam mümkün değil!

Ben de ses düğmesini sonuna kadar zorlayarak dinliyordum “Black or White”ı. Odamın kapısını kapatıyor ve belki de şimdilerde bazıları “gerçek” olan hayaller kuruyordum. Daha o zamanlar başlamıştım “konsantre müzik seansları”na.

Müzik dinlemenin başlı başına bir eylem olduğunu keşfettiğimde 9 yaşındaydım. Müzik, sadece “kulak verilen” bir şey değildi ve bunu bana Michael Jackson öğretti.

Şimdi bu efsanevi adam, hasta yatağında, sessiz sedasız bir şekilde öldü mü yani?