Serkan Tavşanoğlu'nun Blogu

SABAH GAZETESİ, MAG DERGİ ve SİNEMALAR.COM'da yayınlanan YAZI ve RÖPORTAJLARIM...



Dabbe  ve “Semum”un yönetmeni Hasan Karacadağ, filmlerinde korku unsuru olarak dini motifler kullanması nedeniyle çok eleştirildi. Karacadağ’ın filmlerini izleyip, uzun süre etkisinde kalanlar da oldu;  beğenmeyip burun kıvıranlar da.

Türk-İslam korku sinemasını tüm dünyaya kabul ettirmek gayesiyle çalışmaya devam eden yönetmenin yeni filmi “Dabbe 2”, 25 Aralık’ta gösterime girecek. Filmlerinin başarısını tartışmak bir yana, herkesin merak ettiği soru şu: Hasan Karacadağ’ın filmlerinde anlattığı hikayeler gerçek olabilir mi?


 

Serkan Tavşanoğlu:  Neden korku filmi çekmeyi tercih ediyorsunuz? Korku sinemasına özel bir ilginiz mi var?

Hasan Karacadağ: Ölüm ötesi hayat ve bizden başka varlıklar çocukluğumdan beri ilgimi çekiyor, ayrıca korku sineması bana sinema dediğimiz hayali dünyanın en tutkulusu ve en heyecanlısı gibi geliyor. Kendi hayallerimi ve kendi korkularımı izleyiciyle paylaşmak ve dünya üzerinde Türk-İslam korku filmi denen bir türü kabul ettirmek gibi kendimce bir gayem de mevcut. Ama sinemanın her türünü de seviyorum.

S.:  Türk insanını korkutmanın en iyi yolu; cin, peri, şeytan gibi motifler kullanmak mı?

H.K.: Sadece Türk insanı değil, doğru bir sinema diliyle tüm dünyadaki korku severleri etki altına alabilecek bir meseledir cin kavramı. İnsan dünyanın her tarafında insandır ve ruh dediğimiz bilinmez hep aynı şeylerden korkar; bilinmeyenden korkarız ama varlığını hissettiğimiz ‘bilinmeyen’ bizi daha da ürpertir. İslam kültürü bu konuda kainatın en zengin kültürüdür, bunu kullanmalı ve sinemamızı dünya ölçeklerine taşımalıyız.

S: Bahsettiğiniz varlıklara inanıyor musunuz?

H.K.: Sadece şunu söyleyebilirim ki, sonsuz büyüklükteki bu kaotik uzayda, nokta hükmünde olan bir dünyada yaşayan aciz bir varlık olan biz insanların uzayda yalnız olduğuna asla ama asla inanmıyorum.


S.: “Türk korku sineması” gibi bir türden bahsetmek mümkün mü sizce? Söz konusu bu türün geleceğini nasıl görüyorsunuz bir yönetmen olarak?

H.K.:  Üç beş sene sonra dünya sinemasında ‘Türk-İslam korku türü’ diye bir tür olacak ve bu türün çok fazla meraklısı seveni olacak, merak etmeyin. En azından ben bu konuda elimden geleni yapacağım ve inandığım bir şeyden kolay kolay dönmem.

S.:  Filmleriniz için yapılan ağır eleştirileri nasıl yorumluyorsunuz? Anlaşılmadığınızı düşündüğünüz oluyor mu?

H.K.: "Dabbe" önemli bir adımdı. Bin basamaklı bir merdivene tırmanmanın değişik yolları var; ya uçarak çıkarsınız ya da ilk adımı atarak sabırla o merdivene çıkmayı tercih edersiniz. Ben uçmayı tercih etmiyorum, küçük ama emin adımlarla merdivene çıkmak benim için daha doğru. Önyargılı insanlar o kadar fazla ki, benim gibi dirayetli ve kendinden emin birini bile yormayı başardılar. İyi niyetli olan her yaklaşıma açığım. Ben kendimi hiçbir zaman korku üstadı olarak görmüyorum. Kendi korkularımı insanlarla sinema dili vasıtasıyla paylaşmak gibi bir gayem var. Türk korku sinemasını dünyaya taşımak istiyorum ve bunun için izleyicilerden de destek bekliyorum.

S.: Hasan Karacadağ hep korku filmleri mi çekecek? Bir aşk filmini yönetmek istemez misiniz?

H.K.: Türk İslam korku türünü dünyada belli bir noktaya adım adım getirme gibi bir gayem var. Ama nasip olursa, önümüzdeki sezon çok farklı bir projeyle karşınızda olacağım.

 




Türk sinemasının hızlı yükselişi 2008’de de devam etti. Gişelerdeki Hollywood hakimiyetini ortadan kaldıran Türk filmleri, gündemi uzun süre meşgul etmeyi de  başardı. Türk sinemasında yaşanan bu hareketlilik bizler için oldukça mutluluk verici. Peki sinema sektörünün içindeki insanlar, bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorlar? Atilla Dorsay, İzzet Günay, Teoman, Burcu Kara ve Burak Hakkı ile, Türk sinemasının bugünü ve geleceği hakkında konuştuk.




Türk sinemasının bugün geldiği noktaya şaşırmamak elde değil. Yeşilçam filmlerinin sinema salonlarını fethettiği mazideki o naif günlere yetişememiş; çocukluk ve ilk gençlik dönemini, yılda sadece bir-iki film çekilebildiği için Türk sinemasından uzak geçirmiş bir sinemasever olarak; neredeyse her hafta yeni bir Türk filminin vizyona girdiği bu parlak döneme tanık olmanın heyecanı ve şaşkınlığını yaşıyorum.      

 

Son yıllarda atağa kalkarak, dev bütçeli Hollywood filmleri ile yarışabilecek düzeye ulaşan Türk sineması, 2008’de Altın Çağı’nı yaşadı. Türk filmlerinin topladığı seyirci sayısındaki artışın yanı sıra, çoğunluğu genç yönetmenlerin çalışmaları olan yeni Türk filmlerinin görücüye çıkmak için sıraya girdiği bir yıl oldu 2008. Yıl sonunda, Sinema ve Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklama ile Türk sinemasının gişedeki zaferi de kanıtlanmış oldu. Yerli ve yabancı, toplam 257 sinema filminin gösterime girdiği 2008 yılında, en çok izlenen filmler listesinde ilk 10 tümüyle Türk filmlerinden oluşuyor.

 


 

2008’de En Çok İzlenen Filmler

 

1

Recep İvedik

4.301.644

2

A.R.O.G.

3.123.541

3

Muro

1.909.296

4

Issız Adam

1.558.393

5

Osmanlı Cumhuriyeti

1.270.935

6

Mustafa

1.096.363

7

120

1.033.917

8

Maskeli Beşler Kıbrıs

960.979

9

Çılgın Dersane Kampta

899.314

10

O... Çocukları

713.546

 

 

Türk seyircisinin yerli yapımlara daha çok ilgi gösterdiğini biliyoruz aslında. 1990-2007 yılları arasında ülkemizde “en çok izlenen ilk 10 film” sıralamasında sadece bir Hollywood prodüksiyonu yer alıyor. Tüm dünyada hasılat rekorları kıran “Titanic”, söz konusu listede 6 numarada. İlk üçü sırasıyla “Kurtlar Vadisi Irak”, “G.O.R.A”. ve “Babam ve Oğlum” filmlerinin paylaştığı sıralamada yer alan diğer filmler de Türk yapımı.

 

Bu yıl da yine, adından söz ettirmeyi başardı Türk sineması. 2008’de Cannes fatihi Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” adlı filmi gişesinden çok, ödülleri ile konuşuldu. Genç kuşağın komedi yıldızlarından Şahan Gökbakar’ın “Recep İvedik”i hasılat rekorları kırdı. Can Dündar’ın “Mustafa”sı çok konuşuldu ve dolayısıyla çok izlendi. Çağan Irmak, fısıltı gazetesi sayesinde milyonlara ulaşan filmi “Issız Adam” ile, “Babam ve Oğlum”dan sonra yine ağlattı. Gani Müjde, “Osmanlı Cumhuriyeti”nde gülüp eğlenmeyi bekleyenlere, etkileyici bir dram sunarak seyircisini şaşırttı. Son olarak, 5 Aralık 2008’de gösterime giren “A.R.O.G.”; ilk haftasında 2.050.000 seyirciye ulaşarak, Tüm Zamanlar İlk Hafta İzleyici Rekoru’nun sahibi oldu.

 

Türk sinemasında yaşanan bu hareketlilik bizler için oldukça mutluluk verici. Peki sinema sektörünün içindeki insanlar bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorlar?

 


 

Atilla Dorsay

Sinema Eleştirmeni

SİYAD Kurucu Üyesi ve Onursal Başkanı

 

Türk sinemasındaki bu atılımı çok iyi buluyorum. Birçok şeyin biraraya gelmesiyle oluşan bir trend bu, sadece bir nedene bağlanamaz. Çok kabaca söylemek gerekirse; Türkiye’nin dünyada siyasi ve ekonomik açıdan oynamaya başladığı önemli rol, İstanbul’un birdenbire çok gözde bir kent haline gelmesi ve Türkiye’de kendi kültürümüze ve tarihimize olan ilginin artması gibi nedenler biraraya gelince ve biraz da rastlantısal olarak, çok yetenekli bir yeni kuşak o sırada iş başına geçince; Türk sineması adına güzel gelişmeler yaşandı. Bu aynı zamanda eski Yeşilçam’dan da bir kopuş anlamına geliyor bence. Genç Türk sineması daha çok Avrupa sinemasından esinleniyor.

 

15 sene önce de İran sineması çok gözdeydi ama geçti. Neden geçti? Çünkü önce kendi ülkesinde izlenmiyordu o filmler. Ama bizde çok izleniyor kendi filmlerimiz. Bence bir ulusal sinemanın başarısının devamlı olması için, kendi halkı tarafından da izlenmesi lazım. İran sinemasının karşılaştığı sorunlardan biri de, Molla rejimi nedeniyle büyük baskı altında olmasıydı. Doğru dürüst bir aşk hikayesi anlatamıyor, doğru dürüst bir kadın portresi çizemiyorlardı. Bizde bu tarz kısıtlamalar da yok. Bu nedenle İran sinemasından daha sürekli ve devamlı olabiliriz ama olmayabiliriz de. Çünkü çok abuk subuk işler de yapılıyor. Gidişatı akıllıca bir denetim altında tutmak lazım.

 


 

İzzet Günay

Sinema Sanatçısı

 

Son dönemde yapılan filmlerin hepsini zevkle izliyorum. Türk sinemasının bugünlerini görmek heyecan verici. Şimdiki oyuncular çok şanslı. Çalışabilecekleri birçok proje var. Hikayeye daha çok önem veriliyor. Canlandırabilecekleri farklı farklı roller çıkıyor karşılarına. Bizim zamanımızda, “star sineması” denen bir kavram vardı. Filmde esas olan şöhretli başrol olduğu için, geri kalan detaylar üzerinde durulmazdı. Ama şimdi öyle mi? Her filmin ayrı bir hikayesi var ve esas hikayeleri ile dikkat çekiyor filmler. Bizim de karşımıza böyle farklı roller, ilginç hikayeler gelseymiş keşke.



 

Burcu Kara

Oyuncu

 

Türkiye’de çok güzel işler yapılıyor. Yeni yönetmenler yetişiyor, yepyeni senaryolar üretiliyor. Geçenlerde bir kısa film festivalinin ödül törenini sundum ve orada gördüm ki, kısa film alanında bile çok önemli işler yapılıyor. Artık sponsorluk konusunda da bilinçlendi firmalar. Sektördeki herkes birbirini izliyor, takip ediyor. Yapılan işlerden ötürü motive oluyor, hırslanıyor. Üstüste adımlar koyarak ilerlersek, birbirimize katkıda bulunursak, çok güzel yerlere getirebiliriz Türk sinemasını. İnsanlıkla kazanacağız biz bu işi!

 



Teoman

Müzisyen- Oyuncu

 

Geçenlerde bir arkadaşım sinemaya gitmiş, oynayan 8 filmden 6’sı Türk filmiymiş. On yıl önce de “Türk sineması patladı” deniliyordu. Şu anda Türk sineması çok daha iyi bir yerde. Ayrıca filmlerin kalitesi yükseliyor. Geçmiş yıllara nazaran oyunculukları daha çok beğenmeye başladım. Bunda dizilerin bile etkisi olabilir. Sektör kendini geliştirmeye başladı. Finansal koşullar çok daha iyi. Dolayısıyla sinemanın gelişimi açısından çok daha rahat bir ortam söz konusu. Son dönemde çekilen Türk fimleri içinde “Üç Maymun”u çok beğendim. Nuri Bilge Ceylan, başkalarını peşinden sürükleyen bir yönetmen oldu artık. Uzun zamandır takip ediyorum filmlerini. Ancak Nuri Bilge Ceylan filmleri içinde benim favorim “İklimler”dir. “İklimler” tam benim kalbime hitap eden bir filmdi.

 



Burak Hakkı

Oyuncu

 

Artık oyunculuğu meslek edinmiş biri olarak, çok hoşuma gidiyor bu durum. Keşke daha çok film çekilebilse. Film çekmek çok özel bir deneyim. Seyirci ile farklı hikayeleri paylaşmak çok güzel. Türk sinemasının desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

 

Yazı ve Röportajlar: Serkan Tavşanoğlu

 

 



İstanbul’da yaşayan tiyatrocu Ayça Damgacı ile Kuzey Irak’lı oyuncu Hama Ali Khan arasındaki gerçek aşk hikayesini konu alan “Gitmek: Benim Marlon ve Brandom”, 14 Kasım Cuma günü gösterime girdi. 

 

İnsan haklarına vurgu yapan filmleriyle tanınan ödüllü yönetmen Hüseyin Karabey’in ilk uzun metraj çalışması olan “Gitmek”, aşkı uğruna zorlu bir yolculuğa çıkmayı göze alan bir kadının hikayesini anlatıyor.

 

Filmin kahramanı Ayça Damgacı için, iki aşığı birbirinden koparmayı başaran engellerle dolu bu hikayeyi anlatmak, kişisel bir mesele olmaktan çıkıp, bir sorumluluk halini almış.

 

27. İstanbul Film Festivali, 15. Adana Altın Koza Film Festivali ve 14. Sarajevo Film Festivali’nde, “Gitmek” filmindeki performansı ile “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görülen Ayça Damgacı’nın filme dair tek beklentisi, mümkün olduğunca çok seyirciye ulaşması.

 

Irak savaşının izlerini taşıyan, sancılı bir aşk hikayesinin anlatıldığı “Gitmek” hakkında merak edilenleri, filmin başrol oyuncusu Ayça Damgacı ile konuştuk. Engellere yenik düşen aşkından bahsederken, hüznü gözlerinden okunuyordu.  

 


Serkan Tavşanoğlu: Filmin ismine “My Marlon and Brando” ifadesinin neden eklendiğini merak ediyorum öncelikle.

 

Ayça Damgacı: Hama Ali’ye yazdığım bir şiir var. Orada geçiyor bu ifade: “Sen benim Marlon’um ve Brando”msun!”. Bunun sebebi de şu: İlk tanıştığımızda onun aktörlüğünden çok etkilenmiştim. Tıpkı Marlon Brando gibi olduğunu düşünmüştüm. Hissiyatım buydu hakikaten.

 

Senaryo, Türkiye’de daha önce çekilen bir filmin setinde tanıştığınız Iraklı oyuncu Hama Ali Khan ile gerçek hayatta yaşadığınız, fonda Irak savaşının izlerini taşıyan bir aşk yolculuğu üzerine kurulu. Peki nasıl bir sona ulaşıyor bu hikaye?

 

Film, gerçek hayatta yaşadıklarım ile paralel bir şekilde ilerliyor ancak sonu kurmaca. Fakat, gerçek hayatta da çok mutlu bitmedi, ayrıldık ne yazık ki. 

 

Sizin için böylesine özel bir meselenin bir filme konu olarak deşifre edilmesi ve binlerce insan tarafından bilinir hale gelmesi rahatsızlık verici değil mi? 

 

Bu durum rahatsız etmiyor beni. Eğer bu aşk vakti zamanında, en ateşli zamanında yaşanabilseydi, belki bugün mutlu bir beraberlik olabilirdi. Ama bizim önümüze çıkan politik engeller çok acıttı canımızı. İki insanın sadece politikalar ve savaş yüzünden birbirinden mahrum bırakılması, aslında bu ülke için çok tanıdık bir hikaye.

 

Film aracılığıyla bu sorunun altını çizmek mi istediniz?

 

Evet. Birinin kendi adına bu sözü alması gerekiyordu. Bu hakikatin altını çizmesi, bu hikayeyi anlatması gerekiyordu. Bu ülkede böyle bir engel olduğunu göstermesi gerekiyordu. Bu görevi üstlendiğim için de mutluyum. Bu artık kişisel bir hikaye olmaktan çıktı, bir sorumluluk halini aldı. Benim hayatımdan öte, Türkiye’deki bir kadının hikayesi bu. Aslında birçok kadının yaşadığı ama benim anlatma cesareti gösterdiğim bir hikaye.

 

Oldukça hassas bir konuya işaret ediyorsunuz filmde. Yanlış anlaşılmak gibi bir kaygınız oldu mu?

 

Hayır, hiç olmadı. Çünkü anlatmak istediğim şey çok net. Her zaman bunu söylüyorum. Benim sevdiğim adam Nijeryalı da olabilirdi, Rum da, Ermeni de. Ama bir Kürt oldu. Kim için olsa yapardım ben bunu zaten. Ama işin acıklı kısmı, bu kadar birbirine yakın iki halkın, birbirinden koparılmak istenmesi. Belki sevdiğim adam Nijeryalı olsaydı, bu kadar zorluk yaşamazdım. Bu da hayatın gerçek yüzü işte. 

 

27. İstanbul Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalden ödülle döndünüz. 3. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nde de “Ulusal Uzun Metraj” dalında yarışacak olan “Gitmek” filminin ödül alacağına inanıyor musunuz?

 

Bu benim için hiç önemli değil. Benim en çok önemsediğim şey, filmin mümkün olduğunca çok insana ulaşması, çok izleyici ile buluşması. Yoksa ödüllerin hiçbir önemi yok, sanatçıları biraz motive etmekten başka.

 

 Röportaj: Serkan Tavşanoğlu




Daha önce “Polis (2006) ve “Çocuk” (2007) filmlerinde yönetmen koltuğunda oturan Onur Ünlü, bu hafta gösterime giren yeni filmi “Güneşin Oğlu” ile yeniden gündemde. Haluk Bilginer, Özgü Namal ve Hümeyra’nın başrollerini paylaştığı filmi izleyenler gülmekten kırılsa da, yönetmen Onur Ünlü, “Güneşin Oğlu”nu bir komedi filmi olarak kategorize etmiyor.

Hangi türde değerlendireceğime emin olamadığım bu filmi, yönetmeninden dinlemek için Onur Ünlü’nün kapısını çaldım.



Serkan Tavşanoğlu: “Güneşin Oğlu”, komedi türüne çok yakın bir çalışma. Ancak bu türde daha önce bir deneyiminiz olmadı. Bu durum sizi tedirgin etti mi?  

Onur Ünlü:Güneşin Oğlu” bir komedi filmi değil. Komik bir film ama komedi filmi değil. Bunu anlatmaya çalışıyorum ama filmi izleyenler gülmekten ne dediğimi  anlayamıyorlar :) Ayrıca bir komedi filmi çekmiş ya da çekecek olsam da
fazladan bir tedirginlik duymazdım. Herhangi bir film çekmek, tür farkı gözetmeksizin insanı yeterince tedirgin ediyor zaten…

Senaryosunu yazdığınız filmlerin çoğunda fantastik öğeler var. Bunun özel bir sebebi var mı?

Filmlerimdeki fantastik öğeler, aslında ‘fantastik sinema’ denen şeyin sınırları içinde kullanılıyor değiller. Ama genel olarak anlatmak istediğim şeye katkı yapacak her şeyi kullanabilirim.

Kendi hayatınızda doğa üstü konular ile ilgilenir misiniz?

Metafizikle filan mı mesela? Hayır, hiç…  

“Güneşin Oğlu”nda Haluk Bilginer, Özgü Namal ve Hümeyra gibi ünlü oyuncular ile çalıştınız. Oyuncu seçimleri size mi aitti?

Evet, ben ve birlikte çalıştığım arkadaşlarım oyuncu seçimi konusunda birlikte karar verdik. Fakat böyle oyuncularla çalışırken sizin bir karar vermeniz kendi başına işe yaramaz. Onların da karar vermesi gerekir. Bu açıdan, aslında oyuncu seçimini bizzat oyuncularımın kendisi yaptı diyebilirim: her birisi kendisini seçerek…


Haluk Bilginer gibi bir usta ile çalışmak nasıl bir deneyim sizin için?

Bu, Haluk Bilginer’le ikinci çalışmam. Fakat her seferinde daha da verimli oluyor her şey. Bu da bence çok acayip bir durum. Nasıl oluyor ben de anlamıyorum…

Filmin senaryosunda fantastik motifler var; Fikri Bey’in ruhunun, çevresindeki insanların bedenlerine girip çıkması gibi. Bu sahnelerin çekimlerinde nasıl bir yöntem kullandınız? Ruh transferini gösteriyor musunuz seyirciye?

‘Ruh transferi’ dediğiniz şey anladığım şeyse; evet gösteriyoruz. Ama film genel olarak her şeyi ‘basit’ anlatmak iddiasında olan bir film; bu açıdan ‘ruh transferi’ dediğimiz şeyi görsel efektler yoluyla anlatırken de abartmadık. Sade ve çok dikkat çekici olmadan; mümkün olduğu kadar kolay ve direkt bir şekilde durumu seyirciye anlatabilecek şekilde tasarlandı efektler…


Nasıl bir seyirci kitlesine hitap ediyor “Güneşin Oğlu”? Filmden kimler keyif alabilir?

Bir film yaparken seyirci tasarlamazsınız. Bir kere bu bağımsızlık ruhuna aykırıdır. Biz, hep söylüyorum, kendi izlediğimizde beğeneceğimiz filmler yapmaya çalışıyoruz. Seyirci de beğenirse ne âlâ!

Ortaya çıkan sonuç, senaryo aşamasında hayal ettiğiniz gibi oldu mu?

Epey yakın olduğunu söyleyebilirim…

Türk seyircisinin komedi filmlerine ne kadar ilgi gösterdiğini, son olarak “Recep İvedik”te bir kez daha görmüş olduk. “Güneşin Oğlu”nun da aynı ilgiyi görmesini bekliyor musunuz?  

Söylediğim gibi; “Güneşin Oğlu” saf bir komedi filmi olmadığı için, böyle kategorik bir soruya da yanıt vermem doğru olmayacak.


Türk sinemasının en hareketli dönemlerinden birini yaşıyoruz. Gösterime giren, girmeyi bekleyen ve yapım aşamasında olan onlarca Türk filmi var. Bu hareketliliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mezkur hareketliliğin ne kadar sağlıklı olduğundan emin değilim. Zaman gösterecek…

Sinemada bir sonraki adımınız ne olacak?

Bir iki şey var ama ne olacağı belli değil. En yakın iki ihtimal, “Bankası” ve “Ölürsem Yaşayamam” adlı projeler. Birisini benim, diğerini de A. Taner Elhan’ın çekmesini planlıyoruz. Ama bu işler hiç belli olmuyor…


Röportaj: Serkan Tavşanoğlu


Sizi KARNAVAL ile tanıştırmak istiyorum sevgili okurlar… Ankara’da pişip, İstanbul’a düşen ancak Ankara’yı terk etmeyen bir pop-funk grubu “Karnaval”. Vokalde Serkan Okumuş , gitarda Barbaros Evin, basta Çağlar Yıldız ve davulda Günhan Erengöl'den oluşan “Karnaval” ile 7 Kasım Cuma gecesi Ankara Dib Sahne’de düzenlenen albüm tanıtım konserlerinde tanıştık.

Aynı gece Society’de sahne alacak Yıldız Tilbe’yi izlemek üzere plan yapmış, “röportaj yaparsak Yıldız’a neler sorarım” diye düşünürken; sürprizlerle dolu arkadaşım Burcu aradı. (BRC Organizasyon’un sahibi Burcu Aydın’dan bahsediyorum.) “Karnaval”ın yapımcılığını üstlenen Yıldıray Yıldız ve Sermurat Küçükgül ile düzenlediği organizasyonlar kapsamında ortak çalışmalar yapan Burcu’nun daveti üzerine, hızlıca hazırlanıp, Dib Sahne’de aldım soluğu.


Konserin başlamasına yaklaşık bir saat olmasına rağmen, mekanda göz dolduran bir kalabalık vardı. İçeri girdiğimde Lenny Kravitz’in bayıldığım şarkılarından “Fly Away” çalıyordu ve herkesin keyfi yerinde görünüyordu. Ortamı biraz gözlemledikten sonra, grup üyeleri ile tanışmak üzere, Burcu’nun yanına, kulise geçtim.

Grup üyeleri ile sıcak bir tanışma faslından sonra, “Karnaval” için neler yapabileceğimizi konuştuk. Grubun hangi radyo – tv programlarına katılabileceği ve hangi dergilere röportaj verebileceği konusunda bazı önerilerde bulundum. Gerekli bağlantılar konusunda elimden geleni yapacağım.


Yayınlanacak röportajda kullanabileceğimiz birkaç kare fotoğraf çektirdik “Karnaval” ile. Grubun logosunda kullanılan çubuklu şekeri temsilen üretilen şekerlerden birer tane verdi elimize Burcu ve çekimlerde bu şekerleri yalamamızı istedi. Benden önce çocuklar tepki verdi bu fikre! “Her çekimde şeker kullanmaktan çok sıkıldık, bırakalım şekerleri” dediler.

Bunun üzerine fotoğrafları çeken Cevher (MTV EMA Partiyi de görüntüleyen Cevher Tatlıdil), “Lost” dizisinin jeneriğindeki gibi kimimiz önde, kimimiz arkada, hizasız poz vermemizi istedi. Cevher’in dediğini yaptık ve ortaya çıkan sonuç cidden iyi oldu.


Ben “Karnaval”ın bir rock grubu olduğunu düşünüyordum ancak yapımcıları Yıldıray Yıldız ile konuştuğumda, müzik tarzlarının popa daha yakın olduğunu öğrendim. Aynı gece Yıldız Tilbe’nin program yapacağı “Society”e davetli olduğumuz için, “Karnaval”ın sahne performansını izleyemedim. Ancak hediye ettikleri albümlerini dinleme şansım oldu bugün. Albümde favori şarkım “Sadece Sev”. Bu şarkıya klip de çekmiş “Karnaval”. Klibi izlemek ve grup hakkında detaylı bilgi edinmek için “Karnaval”ın Myspace sayfasını ziyaret edebilirsiniz.


Bu arada, oldukça başarılı geçen Ankara konserinden sonra, İstanbul’daki albüm galası için  çalışmalarını hızlandıran grup, 18 Kasım Salı gecesi, Beyoğlu’nda Jolly Joker Balans’ta sahne alacak. Eğlenceli bir gece vaat ediyorlar, tavsiye ederim. 
 

Yıllardır “kim oynasın” diye düşündüğümüz; Antonio Banderas, Brad Pitt, Kevin Costner ve Daniel Craig gibi birçok Hollywood yıldızının da adının geçtiği “Atatürk” rolü için aranan isim İzmir’de bulundu: Yavuz Hekim.

 Geçen yıl İpek Çalışlar’ın ‘Latife Hanım’ kitabından uyarlanan belgeselde ‘Mustafa Kemal Atatürk’ karakterini canlandıran İzmirli işadamı Yavuz Hekim, bu kez ‘Emret Komutanım’ dizisinde Atatürk rolünde oynadı. Hekim, Mustafa Altıoklar’ın yapımcılığını üstlendiği dizinin 19 Mayıs nedeniyle özel olarak çekilen ve 16 Mayıs Cuma günü yayınlanan bölümünde rol aldı.

 

Bundan sonra “Atatürk” rollerinde oynamaya devam edeceğini ve gelecek tekliflere olumlu baktığını belirten İzmirli işadamı Yavuz Hekim ile, hayatına ayrı bir renk getiren oyunculuk macerası üzerine keyifli bir röportaj yaptım.

Bu özel röportaj, Türkiye’nin Sinema Sitesi Sinemalar.com’da ana sayfada yayınlandı. Okumak isterseniz tıklayın: http://www.sinemalar.com/haber/419/Izmirli-Isadami-Ataturk-Olursa/ 

Burak Yeter şaşırttı beni. Boğa erkeği uykuya düşkündür, miskin olur benim bildiğim. Ama ünlü bir DJ olunca iş değişiyor tabii! Burak’ın hayatı o kadar hareketli ki... Yerleşik düzeni unutmuş; Ukrayna, Almanya, Malta, Avusturya; tüm dünyayı geziyor. Türkiye’de uğramadığı şehir kalmamış, Bilecik’e bile taşımış ekipmanlarını.

 

Birçoğu hit olmuş kendi parçalarının yanı sıra; Sezen Aksu, Tarkan, Levent Yüksel ve Emre Aydın gibi ünlü isimlerin sevilen şarkılarına yaptığı iddialı remixlerle ‘eğlence garantili’ performanslar sergileyen Burak, içinizdeki dansçıyı açığa çıkarmanıza yardımcı oluyor.

 

 

 

Yapılacaklar listesi bir hayli kalabalık Burak’ın. Türk müziğini elektronik müzikle birleştirerek tüm dünyaya duyrmayı kendine hedef seçen DJ Burak Yeter; yeni albümünde “Ada Sahillerinde Bekliyorum” ile ortalığı kasıp kavuracak.

 

Hande Yener ve Ayşe Hatun Önal’ın çalışmalarını beğenen ancak Türkiye’de elektronik müziğin gerçek starının Burcu Güneş olması gerektiğini düşünen Trabzonlu hemşehrim ile neler konuştuk neler...   

 

 

Bu özel röportajı Ankara Life dergisinin Haziran 2008 sayısında okuyabilirsiniz.  

 

Popstar Alaturka yarışmasından elenen Suat Erdil (111 Suat) ile, ortak arkadaşımız Türker (Trt Fm) tanıştırdı bizi. Röportaj yapmak için Cafe Rosso’da biraraya geldik. Fotoğrafları çeken Cevher (Ben ona ‘Karabaş’ demeyi daha çok seviyorum), Suat’ın yüzük attıktan sonra tanıştığı yeni sevgilisi (adı bende kalsın) ve Ankara’nın R&B dalında 1 numaralı Dj’i Türker de yanımızdaydı.

 

Tanışır tanışmaz burcunu sordum, Terazi olduğunu öğrenince röportajın keyifli geçeceğini hissetmiştim, nitekim öyle oldu. Röportaj oldukça uzun ve nice ünlü isimler hakkında sırlarla dolu. Bu önemli bilgileri deşifre etmek için doğru zamanda değiliz, Suat’ın tek başına albüm yapmasını bekleyelim, tam albüm çıkmak üzereyken verelim röportajı yayına derim, sizce ? J

Şaka bir yana, şimdilik bilmeniz gerekenleri madde madde sıralıyorum, röportajın tam metnini de ilerleyen günlerde okuyabileceksiniz.

 

  • Suat, İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı son sınıf öğrencisi. 11 yıldır İstanbul’da, Bostancı Dedikodulu ve Etiler Nispet gibi mekanlarda sahne alıp, şarkı söylemiş.

 

  • Popstar Alaturka’ya katılmayı hep istiyormuş ancak kendini tam hazır hissetmiyormuş. Yarışmanın son sezonuna, daha ziyade ailesinin teşvik etmesi üzerine başvurmuş.

 

  • Popstar Alaturka’ya katıldığı için hiç pişman değil, yarışmanın çok iyi bir reklam aracı olduğunu düşünüyor.

 

  • Yarışmada herkes Bülent Ersoy’un Suat’a karşı bir ilgisi olduğunu düşünüyormuş. Hatta ona “enişte” diye hitap eden bile olmuş. Ama Suat böyle birşey hissetmemiş.

 

 

  • Yarışmada, rating getirmesi açısından, adaylar ve jüri üyeleri üzerine çeşitli senaryolar yazılıp oynandığını gözlemlemiş.

 

  • “Gerçekten oylarla mı kazanılıyor” sorusuna “Biz öyle biliyoruz” cevabını verdi!

 

  • Yarışmanın bu sezonu bittikten sonra, “Alaturka Best” albüm projesi üzerinde çalışılacak ve Suat da, diğer yarışmacılar gibi o albümde bir şarkı seslendirecek.

 

  • Yarışmacılar, imzaladıkları sözleşme gereği, sahne programı gibi ekstra gelirlerinden Osmantan Erkır’ın yapım şirketine belli bir miktar komisyon ödüyorlar.

 

  • Jüri üyeleri, yarışmacılarla program dışında özel dialog kurmuyor, yakınlık göstermiyor.

 

  • Suat’ın nişan yüzüğünü çıkarmasını Bülent Ersoy istediği halde, canlı yayında yüzük atma konusu açıldığında, Bülent Hanım sessiz kalmış ve Suat da saygısından birşey diyemediği için, sahnede sessiz kalarak durumu açıklayamamış. Ancak Suat gerçekte de yüzük atmak üzereymiş.  

  • Suat’ın ayrıldığı nişanlısı Ebru Gündeş’in arkadaşıymış. Bu nedenle yüzük konusunu bilinçli olarak açmış programda.

 

  • Popstar yarışmacılarından Mehtap’ın Ankara’da kendine ait evi ve arabası olduğunu, sanıldığı gibi gariban olmadığını öğrenen jüri üyeleri, özellikle Ebru Gündeş, Mehtap’tan desteğini çekmiş.

 

 

  • Tam bir Hakan Altun hayranı. Hakan Altun ile msn’de konuştuğu anki heyecanını unutamıyor. Hakan Altun’a olan sevgisini “Bir kız bile, bir erkeği bu kadar sevemez” şeklinde ifade ediyor.

 

  • Düet yapmak için Hakan Altun’u istemiş ancak Ebru Gündeş’in eski sevgilisi olması nedeniyle Osmantan Erkır izin vermemiş ve “O, Popstar Alaturka’nın kapısından bile geçemez” demiş.

 

  • Bir albüm yaparsa, Hakan Altun, Yıldız Tilbe, Sezen Aksu ve Orhan Gencebay’dan beste almak istiyormuş.

 

  • Yarışmada birinci olacağını düşündüğü isim İHSAN. İhsan, Suat’ın yarışma sürecinde oda arkadaşıymış. İhsan birinci olursa, sahnede Suat’ın elinden tutup, “Bu ödülü sen hakediyordun” diyecekmiş.

 

  • Suat yarışmadan erken elendiğini ve kendini iyi ifade edemediğini düşünüyor.

 

  • Geçen yarışmanın birincisi, kazandığı evi hala alamamış!

 

  • Armağan Çağlayan yaptığı değerlendirmelerde son derece haklı ama bizim “yarışmacı” olduğumuzu unutuyor, profesyonel olmamızı bekliyor” diyor.

 

 

5 Nisan Cumartesi günü başlayan ‘27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’ tüm coşkusu ile devam ediyor. Şehrin sokakları festival ruhuna bürünmüş durumda. Festivalin bu yıl yine çok özel yabancı konukları da var.

 

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ‘Açılış Filmi’ olarak, 4 Nisan Cuma akşamı Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenen açılış töreninde Türkiye’deki ilk gösterimi yapılan “Caramel / Karamel” adlı filmin Lübnanlı yönetmeni ve başrol oyuncusu Nadine Labaki de bu özel konuklardan biriydi.

 

Lübnanlı kadınların iç dünyasındaki arayışlar, sırlar ve eğlenceli paylaşımlar üzerine kurulu samimi hikayesi ile festival izleyicilerinden tam not alan filmi ‘Karamel’’i anlatması için Nadike Labaki ile keyifli bir röportaj yaptım.

 

Röportajı okumak için Sinemalar.com’a buyurun lütfen.

http://www.sinemalar.com/

 

 

 

Ankara Devlet Konservatuarı mezunu ve Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Aclan Büyüktürkoğlu, Amerika’da Hollywood yapımı ilk Türk filmine imzasını attı.

 

Aclan Bey’in yönetmenliğini üstlendiği “Broken Angel/ Meleğin Sırları adlı filmin oyuncu kadrosunda hem Amerikan hem de Türk oyuncular var. Başrolde ise genç oyuncu Nehir Erdoğan bulunuyor.

 

Bu bağlamda Aclan Bey ile Sinemalar.com adına özel bir röportaj yaptım. Aclan Büyüktürkoğlu çok güzel ve detaylı cevaplar verdi. Röportaj için: http://www.sinemalar.com/haber/323/Melegin-Sirlari-Ozel-Roportaj/