Serkan Tavşanoğlu'nun Blogu

SABAH GAZETESİ, MAG DERGİ ve SİNEMALAR.COM'da yayınlanan YAZI ve RÖPORTAJLARIM...



Karanlıktakiler”, ufacık bir aydınlık umudu bile barındırmayan, baştan sona “karanlık” bir hikaye anlatıyor seyircisine. Öyle bir karanlık ki bu; beyazperdeden seyirciye nüfuz ediyor, insanın içini sıkıştırıyor. Her bir karesine mutsuzluk ve huzursuzluğun hakim olduğu film, Çağan Irmak’ın seyircisini en çok zorladığı çalışması belki de...

Irmak’ın, Cihangir’de yaşayan komşularının hayatından esinlenerek yazdığı senaryo, hastalıklı bir anne-oğul ilişkisi üzerine kurulu. Akıl sağlığını kaybeden Gülseren, dört duvar arasına hapsolmuş, korkularıyla birlikte “yaşamaya” çalışan yaşlı bir kadın. Hayattaki tek varlığı, yokluğuna asla tahammül edemediği oğlu Egemen.

İyi huylu, temiz kalpli Egemen ise; annesiyle birlikte yaşayan, kendini bulamamış, belki de hiç arayamamış, kaybolmuş bir karakter.


Çıkış Yolu Arıyor

Yaşadıkları hayat, ölümün alegorisi adeta. Yüzlerindeki ruhsuz ifadeler, gözlerindeki boş bakışlar ve  hareketsiz bedenleri ile “ölü” gibiler. Evlerindeki eşyalar eski, televizyon bozuk, her gün masanın üzerine konan kurabiyeler bayat.

Cehennem misali bu evde, oğlu yanında olduğu müddetçe, şikayet etmeden yaşıyor Gülseren. Ancak Egemen, hayatındaki bu çıkmaza bir çıkış yolu arıyor. Kaçıp gitmek istiyor; annesinden, o evden, kendinden...       

Ofis görevlisi olarak çalıştığı reklam ajansının sahibi Umay’a duyduğu ilgi de, kaçma (kurtulma) hayalinin bir uzantısı aslında. Mevcut hayatından uzaklaşmasını sağlayacak herkes melek, her yer cennet ona göre. Bu durumda, patronunun gösterdiği yakınlığı yanlış yorumlaması da olası.



Eleştiri Alabilir

Karakterlerini normal yollarla bu çıkmazdan kurtaramayacağını anlayan yönetmen Çağan Irmak, finalde çözüm olarak uyuşturucunun “iyileştirici” etkisini kullanıyor. Filmin bu yönde eleştiri alması muhtemel. Nitekim Gülseren’e evden dışarı çıkma cesaretini vererek, karanlıktan aydınlığa doğru bir adım atmasını sağlayan güç; uyuşturucu etkisiyle yaşadığı farkındalık ve kabullenme süreci sonrasında ortaya çıkıyor.

Canlandırdığı karakterin tüm hassasiyetlerini beyazperdeye yansıtmayı başaran Meral Çetinkaya, Gülseren’in tutsaklıktan ve korkularından sıyrılarak, sokağa yeniden adım atmayı başardığı sahneyi öylesine “gerçek” oynuyor ki; film boyunca ıslanmayı bekleyen gözlerimiz sonunda muradına eriyor. Yönetmenin, Gülseren’in “özgürlüğüne” kavuştuğu anı resmedişi, filmin en etkileyici sahnesi. 


Sıradışı Bir Hikaye

Filmlerinde “duygusal etki” üzerine yoğunlaşarak, sadece seyredilen değil, seyircisine “dokunan” filmler yapmayı seven Çağan Irmak, “Karanlıktakiler”de psikolojik dram türüne yakın, sıradışı bir hikaye ile çıkıyor karşımıza. Düşük temposu, karanlık atmosferi ve bıçak sırtı anlatımı ile seyirciyi zorlayan film, hikaye açısından da herkesin kendinden birşeyler bulabileceği bir film değil.

Yönetmenin önceki filmleri “Issız Adam” ve “Babam ve Oğlum” gibi ağızdan ağıza yayılarak, kendi kitlesini yaratacak bir viral etkiye sahip değil “Karanlıktakiler”. Ancak Çağan Irmak’a “hayalindeki hikayeyi istediği gibi anlatma özgürlüğü” tanıyan bu filmin,  yönetmenin filmografisinde özel bir yer edineceğine de şüphe yok.   



İbret-i Alem” şarkısı ile hayatımıza girdiği günden beri sevdiğimiz bir sanatçıdır Emre Altuğ. Güzel şarkılar söyler, doğru laflar eder, aklı başındadır, yakışıklıdır... Şarkıları sayesinde bugünlere gelmiş olsa da, aslında eğitimli bir oyuncudur ve bu yönünü de gösterebileceği projelere her zaman sıcak bakmıştır.

 

18 Eylül’de gösterime giren “Sizi Seviyorum”, Emre Altuğ'un müzisyen kimliğinden hiç faydalanmadan, sadece oyuncu sıfatı ile yer aldığı bir komedi filmi. Sanatçının popülaritesi ya da mevcut hayran kitlesi, filmin gişe başarısına katkı sağlayacaktır elbette, ancak tek kozu Emre Altuğ değil “Sizi Seviyorum”un.

 


 

İkili ilişkilerde bir gün hepimizin başına gelebilecek aldatma/aldatılma sorunsalını ele alıyor film. İsmini ilk kez bu filmde duyduğum (benim kabahatim) Birce Akalay'ın  canlandırdıgı "Eda", tatil dönüşü “biricik” aşkına sürpriz yapmak amacıyla beklenenden erken bir tarihte eve geliyor. Eda'nın aldatıldığını öğreneceği sahneye kadar, yaklaşmakta olan felaketin sinyallerini veren uyumlu bir müzik eşliğinde, uzun bir sekans izliyoruz.

      

Hikayenin esas oğlanı “Erkut “(Emre Altuğ), işini bitirmiş giyinirken, yatakta bir kadınla basılıyor. Buraya kadar herşey normal. Komedi dozu yüksek  "aldatılan kadın" ve "aldatan erkek" tepkileri ile devam ediyor film.

 

Aldatmanın sudan sebepleri üzerine dönen eğlenceli bir dialogun sonrasında birden Sezen Aksu giriyor araya. Sezen, "Gidiyorum bütün aşklar yüreğimde" dedikçe, "ama biz daha 2 saniye önce gülüyorduk, nasıl yani?" diye düşünüyor seyirci. Yönetmenin komediden drama anlık geçişi, hem seyirciyi şaşırtıyor, hem de filmin mizahi dokusunu zedeliyor.

 

Sizi Seviyorum”un gerçek rengini belli etmesi için biraz daha sabretmek gerekiyor. Erkut'un kendini affettirme çabaları, Eda'nın kurnaz planları derken; senaryonun keyifli kısmı esas şimdi başlıyor.

 


 

Eda öyle bir oyun yapıyor ki Erkut'a; her erkeğin hayali olan "Her sabah başka bir kadınla uyanma" düşüncesi, Erkut için bir kabusa dönüşüyor. Her gün "Eda" olduğunu iddia eden, farklı karakterlere ve garip huylara sahip başka bir kadına "aşkım" demek zorunda kalan Erkut'un şaşkınlığı onu gülünç durumlara  düşürdükçe, seyirciye birçok kahkaha malzemesi çıkıyor. Her seferinde başka bir kadın karakter ile tanıştığımız için de, sıkılmaya fırsatımız kalmıyor. 

 

Dinamik bir kurgu eşliğinde akıp giden sevgili trafiği sonrasında Erkut, Eda'yı ne kadar çok sevdiğinden emin oluyor ve nihayetinde mutlu sonla olaylar tatlıya bağlanıyor.

 


 

Romantik ve ateşli aşk şarkıları ile tanıdığımız, bir zamanlar "sıcak, daha da sıcak olacak bu gece" diyerek tansiyon yükselten Emre Altuğ'a "Erkut" rolünü yakıştıramayabilirsiniz.  Ancak abartılı tepkileri olan, komik ve şaşkın bir karakteri layıkıyla canlandıran Altuğ, komedi oyunculuğunda başarılı olduğunu, "Tatlı Hayat"tan sonra bir kez daha kanıtlıyor.

 

İyi oyunculuklar izlemek, bolca gülmek ve keyifli vakit geçirmek beklentisiyle izlerseniz; "Sizi Seviyorum" sizi tatmin edecektir. Ancak mottonuz "sinema sanattır" ise, aç kalabilirsiniz!

 




Almanlar, daha kolay söyleyebildikleri için “Luk Piyes” diyorlar ona. Almanya’da Johnny Depp ve James Dean gibi efsanevi isimlerle kıyaslanan ancak Türkiye’de çoğumuzun sadece “Pusat” olarak tanıdığı başarılı bir oyuncu, Haluk Piyes. 

Almanya’da yaptığı sinema çalışmalarından sonra, 2001’de Türkiye’ye geliyor ve “O da Beni Seviyor” isimli filmde Lale Mansur ile birlikte kamera karşısına geçiyor. Devamında birkaç dizide de rol alıyor ancak Türk seyircisi onu Osman Sınav’ın çektiği “Pusat” dizisi sayesinde keşfediyor.


Şimdilerde ise yeni bir sinema filminin heyecanını yaşıyor Piyes. Ama bu sefer sadece oyuncu olarak değil. 18 Eylül’de gösterime girecek “Kanımdaki Barut” isimli filmin senaryosu ve yönetmenliği de Haluk Piyes’e ait.

Genç oyuncunun hayatından kesitler içeren ve Almanya’da sosyal hizmetler danışmanı olarak görev yaptığı 16 yıl boyunca edindiği gözlemlerini yansıttığı, semi-otobiyografik bir hikayesi var filmin. Fragmanı izlerken yüzünüze tokat gibi çarpan “şiddet” olgusunu, nedenleri ve sonuçları ile birlikte işleyen film; şiddet içerisinde büyüyen insanların sevgiye ne kadar ihtiyaç duyduklarını anlatmaya çalışıyor.


Haluk Piyes, şiddetin kaynağına inerek, nedenlerini sorguladığı “Kanımdaki Barut” isimli filmini bir “sosyal sorumluluk projesi” olarak gördüğünü söylüyor. Annelerinin babaları tarafından öldürülüşüne tanık olan ve olayın sebep olduğu travmalarla yüzleşmek zorunda kalan iki kardeşin (Duman ve Barut) şiddet dolu hikayesini; Türk seyircisine yakın ve çekici gelecek bir dille beyazperdeye aktardıklarını belirtiyor.

Kanımdaki Barut”un, gerek konusu gerekse şiddet ağırlıklı sahneleri nedeniyle dikkat çekeceğine ve yeni sinema sezonunun en çok izlenen filmlerinden biri olacağına şüphem yok. Film hakkında anlattıklarım yetmediyse, fragmanı da izlemenizi öneririm. İlk sahneden itibaren, sizi gerçekten “iddialı” bir filmin beklediğini hissedeceksiniz.




Ben bu Harry Potter’ın (Daniel Radcliffe) büyüdükçe, “Çocuklar Duymasın”ın “Havuç”u gibi garipleşmesinden korkuyordum ama Allah’tan korktuğum olmadı. Daniel serpildikçe, hayran kitlesi de genişliyor.

J.K. Rowling’in eserinden uyarlanan “Harry Potter” serisinin altıncı filmi “Harry Potter ve Melez Prens”te artık Harry’e “çocuk büyücü” demek zorlaşıyor. Bu filmde Harry Potter yetişkinliğe adım atıyor, aşka yelken açıyor, arkadaşları ve düşmanları ile ilgili yeni tecrübeler ediniyor. Yaşadığı büyülü dünyanın gerçek dünya kadar zorluklarla dolu olduğunu farkeden Harry, daha önemli meseleler ve sorumluluklarla uğraşmak zorunda kalıyor.

Ülkemizde 15 Temmuz Çarşamba günü gösterime girecek “Harry Potter ve Melez Prens” filminin dünya prömiyeri, neden bu kadar çok sevildiklerini bir türlü anlayamadığım oyuncularının da katılımıyla, 7 Temmuz Çarşamba günü Londra Leichester Square’de yapıldı. Gala gecesinde davetliler filmi keyifle izlerken, Daniel Radcliffe ve Emma Watson’dan imza almak isteyen hayranları dışarıda kendilerini parçaladılar!


Türkiye’de de oyuncuların katılacağı bir gala düzenlense güzel olurdu ancak 13 Temmuz Pazartesi günü yapılacak basın gösterimi ile idare etmek durumundayız. Harry Potter ve Melez Prens’i izlemek için siz de çok beklemeyeceksiniz. Film, 15 Temmuz Çarşamba günü vizyonda!




Duydunuz mu bilmiyorum; geçtiğimiz hafta Türkiye’den bir grup sanatçı ve gazeteci, İngiliz yönetmen Kenneth Branagh’ın rejisörlüğünü üstlendiği “Hamlet” oyununu izlemek üzere Londra’ya gitti. Özcan Deniz’in de yer aldığı bu sanatçı grubunun esas gayesi, Shakespeare’in unutulmaz karakteri “Hamlet” rolünde sahneye çıkacak, dünyaca ünlü aktör Jude Law’ı kanlı canlı izleyebilmekti. Muradlarına erdiler sanıyorum.

Jude Law’ı sadece beyazperdede izleme şansına sahip olanlar ne yapacak peki? Başarılı aktörün yeni filmi “Sherlock Holmes”un vizyona girmesi için Ocak 2010’a kadar bekleyecekler. Yeni yılın ilk günlerinde gösterime girmesi planlanan film, Arthur Conan Doyle’un dünyaca ünlü eseri “Sherlock Holmes”un dinamik bir uyarlaması olarak; son günlerde “Madonna’nın ayrıldığı eşi” sıfatıyla anılan yönetmen Guy Ritchie tarafından beyazperdeye aktarılıyor.


Filmin ana karakteri, efsanevi dedektif Sherlock Holmes’u, en az Law kadar popüler bir oyuncu olan Robert Downey Jr. canlandırıyor; ki bu habere sevinen çok sayıda bayan okuyucumuz olduğuna eminim.  Jude Law ise, Holmes’un cesur ortağı “Watson” rolünde çıkacak karşımıza.

Ülkesini yok edebilecek ölümcül bir komployu açığa çıkarmak için yeni bir düşman ile savaşan Sherlock Holmes’un sürükleyici maceralarının anlatıldığı film, sıkı oyuncu kadrosunun da desteği ile, 2010’un gişede iddialı filmlerinden biri olmaya aday.




Yanlış anlaşılmasın, Okan Bayülgen’in yeni televizyon programının ismi değil bu. (çok da güzel olurmuş aslında!) 23 Ekim 2009’da vizyona girecek olan yeni bir Türk filmi “Kanal-i-zasyon”.


Bir televizyon kanalı olan “Kanal-i” de yaşanan komik olayların ve absürd televizyon programlarının anlatıldığı filmde; Okan Bayülgen, Hakan Yılmaz, Erol Günaydın, Rasim Öztekin ve Serhat Özcan gibi ünlü isimler kamera karşısına geçecek. Temmuz ayında çekimlerine başlanacak filmin yönetmeni ise; vizyon sürecinde çok tartışılan “Musallat” filminin ve “Dikkat Şahan Çıkabilir” ve “Co-Medya” gibi beğenilen televizyon programlarının yönetmenliğini yapmış olan Alper Mestçi.




Her kesimden insanı güldürmeyi (ve dolayısıyla çok izlenmeyi) hedefleyen “Kanal-i-zasyon”da; Hakkı Devrim, Ahmet Çakar, Sadettin Teksoy ve Metin Uca gibi popüler televizyon figürleri de konuk oyuncu olarak rol alacak. “Kanal-i”nin nasıl bir yayın akışı olduğunu siz düşünün artık! 


23 Ekim’de seyirciyle buluşacak “Kanal-i-zasyon”da Okan Bayülgen’in başrolde olduğunu hesaba katarsak; filmin, televizyonda her gün onlarcasına tanık olduğumuz trajikomik hikayeleri “saf komedi” anlayışıyla beyazperdeye yansıtmak yerine, eleştirel bir yaklaşım taşıyacağını söyleyebiliriz. En azından senaryonun, Bayülgen’in şov programının en çok ilgi gören bölümü “Medya Arkası”nda izlettiği “ekran saçmalıkları”na göndermeler içereceğine eminim.


 




Başlığı okuyunca, sizin de aklınıza geçtiğimiz haftalarda gösterime giren “Melekler ve Şeytanlar” filmi geldi değil mi? Senaryo açısından benzerlikler taşımasa da, filmin ismine karar verilirken, bariz bir “esinlenme” olduğu ortada.


15 Haziran’da çekimlerine başlanan  Melekler ve Kumarbazlar”ın yapımcılığını Hayalet Film’den Burak Saraçoğlu üstleniyor. Filmin yönetmeni ve senaristi ise Ertekin Akpınar. 99 depreminden sonra Adapazarı’nda yaşayan dört yakın arkadaşın travmaları, arayışları, umutları ve hayallerini anlatan film; gerçek bir hikayeden uyarlanmış.

Filmin “gerçeklik” algısını kuvvetlendirmek için, tüm sahneler gerçek mekanlarda çekilecek. Adapazarı’nda başlayan çekimler, İzmir Özdere ve Sapanca’da devam edecek.




Melekler ve Kumarbazlar”ın nasıl bir film olacağını tahmin etmek güç ancak yönetmen Akpınar, dört buçuk yıldır üzerinde çalıştığı filmini, “sert bir taşra filmi” olarak tanımlıyor.


Komedi oyunculuğunda başarısını kanıtlayan Cem Davran’ın başrolde yer aldığı “Melekler ve Kumarbazlar”ın oyuncu kadrosunda; Bülent Şakrak, Kutay Köktürk, Nail Kırmızıgül, Hakan Meriçliler ve Macit Sonkan gibi isimler var. Filmde Cem Davran’ın partneri olacak diğer başrol oyuncusu ise yapımcılar tarafından sır gibi saklanıyor.

 

 






Son yıllarda birçok Avrupa şehrini geride bırakacak kadar popüler bir cazibe merkezi haline geldi İstanbul... 15 milyon insanın yaşadığı bu şehir, Türkiye’den bağımsız, “ayrı bir ülke” gibi algılanıyor adeta. Bu algı o kadar sağlam yer etmiş ki akıllara, İstanbul denildiğinde akan sular duruyor. Şehirde kar yağsa, haber bültenlerine konu oluyor;  İstanbul’un gecesine gündüzüne doyum olmuyor, fırtınalı aşklar İstanbul’da yaşanıyor, sanat İstanbul’da icra ediliyor; sanki ülkenin kalbi İstanbul’da atıyor.



Bir Yeni Türkü şarkısından alıntı yaparak, “denizi ayrı deniz, havası ayrı hava” sözleriyle tasvir edebileceğimiz bu şehir;  gördüğü ilgiyi hakediyor. Bağımlılık yaratan yaşam ritüelleri, hareketli şehir hayatı,  her biri ayrı ruha sahip semtleri, sınırsız eğlenceleri ve dillere destan Boğaz atmosferi ile İstanbul; hakkında yazmaya, çizmeye, konuşmaya değer; “özel” bir şehir.




Yıllardır yüzlerce şarkıya, şiire, romana konu olan bu şehrin, şimdi de filmi yapılıyor. “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” çalışmaları arasında yer alan “İstanbul On My Mind” isimli uzun metraj film projesi, şehrin ruhunu yansıtan ve kent kültürünü beyazperdeye taşıyan birbirinden farklı kısa hikayelerden oluşacak.



Hollywood filmlerinin afiş tasarımcısı olarak isim yapan ve şu anda Amerikan yapımı birçok filmin görsel tasarım ve pazarlama çalışmalarını yürüten Emrah Yücel’in yöneticiliğini üstlendiği proje, 20. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde izleme fırsatı bulduğumuz “Tokyo!” ve bu yıl içinde vizyona girecek olan “New York, I Love You” gibi filmler ile konsept açısından benzerlik taşıyor.  




Bu projenin en heyecan verici tarafı ise, dünyaca ünlü yönetmenlerden oluşan çekim ekibi.  İstanbul On My Mind filmi için farklı ülkelerden 19 yönetmene teklif götürülmüş. Filmdeki her bir kısa hikayeyi, başka bir yönetmenin çekmesi planlanıyor. İstanbul’un kültürel değerlerini, uluslararası bir dille sinemaya aktaracak yönetmen kadrosunda, tüm dünyanın hayranlıkla takip ettiği isimler de var.


Yönetmenler Listesi


Almanya: Wim Wenders, Werner Herzog

Meksika: Guillermo Arriaga, Alejandro Gonzales Inarritu

Danimarka: Lars von Trier

İsveç: Lukas Moodysson

İran: Samira Makhmalbaf

Rusya: Timur Bekmambetov

İngiltere: Jonathan Glazer, Mike Leigh, Alan Parker

ABD: David Lynch, Spike Lee, Kimberly Peirce

İrlanda: Stuart Townsend

İspanya: Pedro Almadovar

Japonya: Takeshi Kitano

Malezya: Tsai Ming Liang

Çin: Wong Kar Wai

 



Listedeki yönetmenlerin bir kısmı ile görüşülmüş ve onay alınmış ancak proje henüz onay aşamasında olduğu için; yönetmenler, oyuncular ya da senaryo hakkında resmi bir açıklama yapılmıyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, projeyi onayladıktan sonra derhal bir basın toplantısı düzenleyerek merakımızı giderecektir eminim.


İstanbul On My Mind” projesi kapsamında çekilecek kısa filmler için önerilecek semtler ise şöyle:

Haliç (Cibal - Fener - Balat - Ayvansaray - Eyüp)
Topkapı Sarayı ve Sultanahmet
Boğaz: Ortaköy - Arnavutköy - Bebek - Rumelihisarı - Emirgan
Cihangir
Karaköy - Galata
Beyoğlu - İstiklal Caddesi
Üsküdar - Kadıköy
Kapalı Çarşı
Yedikule
Beyazıt - Laleli - Aksaray
Modern İstanbul: Nişantaşı, Maçka, Şişli, Levent




18 milyon dolarlık bir bütçe ile hayata geçirilmesi planlanan “İstanbul On My Mind” projesi için, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’ndan ve Amerika’daki dağıtımcı ve yatırımcılardan destek alınacak.


Ünlü yönetmenlerin varlığı nedeniyle, dünya çapında ses getireceği düşünülen filmin gişe ve DVD satışlarından yüksek gelir elde edilmesi bekleniyor. Amaç sadece para kazanmak değil elbette. Projenin başındaki isim Emrah Yücel, “İstanbul On My Mind” filminin İstanbul’a ve ülkemize sağlayacağı katkıları şöyle anlatıyor:


 



“Sinema filmleri ve TV dizileri bir ülkenin marka değerini artırmada kullanılabilecek en önemli güç olarak tanımlanıyor. İnsanlar dizilerde gördükleri, sinemada izledikleri yerlere gitmek istiyorlar. Bu yüzden Hawaii'de "Lost" dizisi çekilsin diye uğraşıyorlar. Bu yüzden New York'da "Sex and the City" turları düzenleniyor. Bu film, bu anlamda bir ilke imza atacak. Uluslararası piyasada dolaşan, insanların izleyeceği, dünya yönetmenlerinin dilinden İstanbul'umuzun anlatıldığı bir film olacak. Sadece bu film sayesinde değil, yönetmenlerin sayesinde de İstanbul'un bir kültür şehri olduğu mesajı, tüm dünyaya iletilecek. Öte yandan bu filmin üretimi sırasında İstanbul'da sinema sektörü çalışanları için oluşacak iş imkanları ve tecrübe aktarımı da çok önemli bir katkı bence.”


 




Arnold Schwarzenegger’in rol aldığı ilk “Terminatör” filminin bitmek bilmeyen kovalama sahnelerinde yaşadığım heyecanı hatırlıyorum da... Korkudan parmaklarımı ısırırdım! Serinin son filmi “Terminatör Kurtuluş”ta aynı gerilimi hissetmek pek mümkün olmadı ne yazık ki. Yiğidi öldürüp hakkını verelim; film baştan sona yüksek tempolu, sürükleyici bir kurguya sahip ve izlerken gözünüzü beyazperdeden alamadığınız birçok sahne de mevcut. Ancak insanların makinelere (terminatörlere) karşı sürdürdüğü mücadele “gerçekçi” olmadığı için, suni bir heyecan yaşatıyor bu bol aksiyonlu kaçma-kovalama sahneleri.  Peşinizdeki düşman en nihayetinde bir makine ve her makinenin bir kapama düğmesi vardır ne de olsa!


“Terminatör Kurtuluş”ta 2018 yılındayız. Yapay zeka Skynet’in nükleer saldırısı sonrasında yerle bir olan ve tabir-i caizse “kıyamet günü”nü yaşayan Amerika’da, uçsuz bucaksız bir karanlık ve sessizlik hakim. Mahşer Günü sonrasında hayatta kalmayı başaran insanlar yeraltına yerleşmiş ve “Direniş” hareketinin bir parçası olarak, yeri geldiğinde ezeli düşmanları makinelere saldırıyorlar. Makineler de boş durmuyor tabii; hiç beklemedikleri anda çıkıyorlar insanların karşısına; sokak köpekleri gibi birer birer toplayıp, taşıyıcılara dolduruyor; Skynet’e götürüyorlar hepsini. Bu arada uçaklar düşüyor, bombalar patlıyor, kimileri makinelerin elinde parçalanıp gidiyor...


 



İnsanlar ve makineler arasındaki amansız savaş devam ederken, Skynet’in korkulacak boyuttaki yapay zekası; akıl almaz bir Terminatör üretiyor. Fiziksel ve duygusal açıdan insani özellikler taşıyan bu Terminatör, aşık bile olabiliyor. E adam da yakışıklı tabii (Sam Worthington); kızımız da vuruluyor kendisine. Skynet’in planı kusursuzca işliyor böylelikle. İnsanlığı yok etmek için, bir “insan” görevlendiriliyor ve kalbinin sesini dinleyen insanoğlu, bir kez daha yanılıyor. Hikayenin sonunu söyledim sanıp da, kızmayın bana. Bu daha “sonun başlangıcı”...


Bu hafta gösterime giren “Terminatör Kurtuluş”u, vizyon öncesinde düzenlenen özel gösterimlerde iki kez izleme şansım oldu. İkinci gösterime katılma sebebim, Mars Entertainment Group’un nazik davetini geri çevirmemek ve biraz da film öncesinde tanıdık birilerini görüp, sohbet etmekti. Ancak film başlar başlamaz, o sahneden bu sahneye sürüklendim ve tüm hikayeyi bildiğim halde, yine de sonuna kadar ilgiyle takip ettim filmi. 





Bu yorumdan yola çıkarak, “Terminatör Kurtuluş”un izlemeye değer  bir film olduğunu ve keyifli bir seyir deneyimi vadettiğini söyleyebilirim. Ancak benim için “Terminatör”, bilim kurgudan ziyade bir gerilim filmidir; korkmak, irkilmek, hiç değilse ürpermek isterim izlerken. Yönetmen McG ise, “Terminatör Kurtuluş”ta aksiyona ağırlık vermiş, hatta çeşitli romantik öğelerle, insan kalbinin neleri değiştirebileceğini bile göstermiş; ancak gelin görün ki, şöyle adam akıllı bir gerilim motifi yerleştirememiş filme.


Bu çok da önemli bir ayrıntı olmayabilir sizin için. Hikayenin ana kahramanı “John Connor” karakterini Christian Bale’in canlandırdığını da hesaba katarsak, “Terminatör Kurtuluş”u izlemek için birçok neden olduğunu söyleyebiliriz.


 




"Sokakların Kralı Romeo
” filmini ilk duyduğumda, aklıma Hande Yener’in “Romeo” adlı şarkısı geldi. (Şarkının hafızamda, unutulmaz bir Shakespeare karakterinin  önüne geçebilmesi Hande Yener’in başarısı olsa gerek!) Bu hafta gösterime giren filmin ana karakteri “Romeo”nun, Hande Yener’in “Romeo”su ile benzer özellikleri var elbette. İkisi de,  ismin edebi referanslarına uygun olarak cesur ve tutkulu aşıklar.


Beyazperdede izleyeceğimiz Romeo; Hindistan’ın en başarılı film şirketi Yash Raj ve Walt Disney ortak yapımıyla hayata geçirilen bir animasyon film karakteri. 24 Ekim 2008’de “Roadside Romeo” adıyla dünya çapında gösterime giren ve sinema çevrelerinden topladığı övgülerin yanısıra, birçok festivalden de “en iyi animasyon film” ödülleri ile dönen “Sokakların Kralı Romeo”, bugünden itibaren Türk seyircisiyle buluşuyor.




Elbette film, konusu ve türü itibariyle çocukların daha çok ilgi göstereceği ancak Türk usulü esprileri,  şahane film müzikleri ve dans koreografileri sayesinde yetişkin seyircilerin de keyif alarak izleyebileceği bir yapım.


Bu yıl “Slumdog Millionaire”in “en iyi film” dalında Oscar kazanarak, dünya sinema gündemine yerleşmesiyle, global pazara açılma konusunda ivme kazanan Bollywood filmleri; Türk-Hint İş Konseyi Başkan Vekili Erdal Alkış’ın sahibi olduğu dağıtımcı firma Icon Medya’nın girişimleri sayesinde Türkiye pazarında da yer bulacak.




Erdal Bey, ofislerinde yaptığımız toplantıda, “Sokakların Kralı Romeo”nun son zamanlarda çocuklara yönelik olduğu iddia edildiği halde çocukların psikolojisini olumsuz yönde etkileyen filmlere benzemediğini; aksine son derece sıcak mesajlar içeren; teknolojinin ve standartların üzerinde bir çalışma olduğunu ifade etti.


Yavaş yavaş okul stresinden kurtularak, yaz tatiline hazırlanan çocuklarınıza erken bir karne hediyesi vermek istiyorsanız; “Sokakların Kralı Romeo” sinema salonlarında sizleri bekliyor.