Yıldız Tilbe: Hüzünlü Şarkılar, Yaşlı Gözler ve Uçan Bardaklar!


Yıldız Tilbe’nin 7 Kasım Cuma gecesi, Ankara “Society”de verdiği konseri izlemediyseniz, inanın çok şey kaçırdınız. Ankara eğlence hayatının yeni mekanlarından “Society” hakkında fikir edinmek ve Yıldız Tilbe’nin performansını izlemek amacıyla, mekanın Halkla İlişkiler Müdürü Ebru Hanım’ın davetlisi olarak, Cuma gecesi “Society”de yerimizi aldık biz de.

Herşeyden önce, Yıldız Tilbe’nin benim için “bitmediğini” kanıtlayan bir geceydi. Uzun zamandır yabancı olduğum bir ruh haline büründüm. En sevdiklerim yanımda olduğu halde ve aklımda başka hiçbir şey olmamasına rağmen, Yıldız sahneye çıkar çıkmaz, karşı konulmaz bir melankoliye kapıldım. Hatta bir süre sonra kendimi tutamayıp, ağlamaya başladım. Ama öyle böyle değil; kadın “Ah” diyor duygulanıyorum, “Vah” diyor ağlıyorum.


Hep sevdiğim ve özlediğim şarkılarını söyledi Yıldız. Eski, yeni; tüm bombalarını patlattı ardarda. “Delikanlım”, “Aşkın Benden de Öte”, "Sevdanın Tadı", “Çat Kapı” derken; beni en çok etkileyen şarkısı “Sor”u da söyleyince, darmadağın oldum tabii.

Bizim yerimiz sahneye çok yakın olduğu için; sanki Yıldız bizim eve gelmiş, salonun ortasına geçmiş, şarkılarını sadece benim için söylüyormuş gibi hissettim. Tamam, kabul ediyorum, bu duygu selinde, içtiğim votkaların da etkisi vardı elbette…


Farklı bir sahne anlayışı var Yıldız Tilbe’nin. Sahneye çıkıyor, kısaca “hoşgeldiniz” diyor, sonra bir daha ağzından tek kelime çıkmıyor; sadece şarkı söylüyor. Bir bakıyorsunuz yüzü gülüyor, sonra birden ağlayacak gibi bakıyor gözleri.

Bu garip hali,  benim de dengemi bozdu tabii. Bizimkilere bakıyorum, “iyi ki varlar” diye seviniyorum. Sahneye döndüğümde Yıldız ile göz göze geliyoruz ve gözlerimin içine “boş yere sevinme, yalnızsın, yapayalnız” der gibi bakıyor adeta…


İşte böyle, ruhumun hop oturup hop kalktığı, dalgalandığı, çalkalandığı bir geceydi anlayacağınız. Ancak, Yıldız Tilbe şarkılarının büyüsünü kaybettiği ve artık eskisi gibi “sarsmadığı” yönündeki düşüncemi değiştirmesi açısından güzel de bir geceydi ayrıca.

Gelelim konserin en heyecanlı kısmına, yani gecenin sonuna. Yıldız Tilbe, kırmızı jartiyere benzeyen kostümü dışında herşeyin kusursuz bir uyum içinde olduğu sahne programının sonuna gelmek üzereyken; bir anda tüm büyü bozuluverdi.


Yıldız ile konser sonrası yapacağımız röportajın detaylarını konuşmak üzere menajerinin yanına gitmemle, ortalığın savaş alanına dönmesi bir oldu. Menajerinin korku dolu bakışları karşısında şaşkına dönüp, arkama baktığımda, “Cloverfield” filmindeki canavardan kaçar gibi, çıkış kapısına doğru koşan onlarca insan gördüm.

Bizimkileri bulmak için geri döndüğümde, kenara sıkışmış, kalabalığın içinde beni arayan iki çift göz ile karşılaştım. Bu esnada bardaklar havada uçuşuyor, insanlar bağırıp çağırıyor ve herkes kapıya yükleniyordu. Derken o kocaman bardaklardan biri benim bacağıma gelmesin mi! (Kafama da gelebilirdi!) Az önce Yıldız Tilbe şarkıları ile yaşadığımız romantizmden eser kalmadı doğal olarak. “Lanet olsun” diyerek terkettik mekanı.


Sorunun neden kaynaklandığını tam olarak öğrenemedim ama mekanı dolduran ayak takımının böyle bir olay çıkarması çok da şaşırtmadı beni açıkçası. “Society” güvenlik görevlilerine; işlerinin sadece kapıda izbandut gibi dikilmek olmadığının ve bir şişe Absolut açtırarak kendini adam zanneden magandaların içeri alınmaması gerektiğinin hatırlatılması lazım. Yoksa “Society”, konser veren sanatçılar ile değil, bardak gösterileri ile ünlenecek. 

Fotoğraflar: Özgür Punar

 

Yorum Yaz